“İzin Ve Gari Ben Gidem Yavrum”
Babam Adil Günay’ın Teslimiyet Dolu Son Yolculuğu
Beni Doğurup Büyüten Anacığımın Son Yolculuğu
Mevsim kış, aylardan şubat… Annemin çok ağırlaştığını gece yarısı öğrendim. Oysa anacığım, “Ben iyiyim, gelmene gerek yok” demişti ısrarla. Ertesi günü akşama doğru Kuşadası’nda olabildim. Beni beklememiş, sabah namazından sonra defnetmişlerdi. Son yolculuğunda yanında olmak kısmet olmamıştı.
(…)
Günler geçtikçe gelen giden azaldı. Baba kız sohbet ediyorduk. Gözlerim dolu dolu:
“Babam! Yaz tatilinden dönerken ikinizi de çok iyi bırakmıştım. Ne oldu da annem yeniden kötüleşti?”
“Allah’ın dediği olur yavrum. Hepimizin gideceği yer orası. Sen üzülme.”
“Anneme sarılamadım. Onu uğurlayamadım. Bana daha önce neden haber vermediler? Daha erken gelebilirdim.”
“Yaz tatilinde yanımızdaydın. Bize misler gibi baktın. Durumun uygun değildir diye ikimiz de seni üzmek istemedik evladım.”
“Olur mu babam! Ben sizi ne zaman yalnız bıraktım ki? Şimdi seni de göremeyeceğim diye çok endişeliyim, tabii ki Allah’ın dediği olur ama, seni de göremezsem işte o zaman gurbet bana daha da dar gelecek babaların hası babam. Hoş kimin önce gideceği belli olmaz ya…”
Babam ayağa kalktı, ceketinin cebinden bir mektup çıkardı:
“Hayır öyle olmayacak. Ban Yaradan’a mektup yazdım. Bak! İşte burada! O, sen buraya gelmeden beni yanına almayacak Şükran’ım.
“Babammm! Bu nasıl olur?
“Benim inancım bu. Sen de inan yavrum.”
(…)
Sımsıkı sarıldık. Ağladık. Ondan bundan dertleştik. Gün geldi ve ben yine Almanya yoluna düştüm.
*****
Annemin vefatından sonra babacığım evde bir başına, yapayalnız kaldı. Kardeşlerim kendi yuvaları ve işleriyle meşguldüler. Her sabah, her akşam ona telefon ederek sesini duymak, durumunu bilmek istiyordum. Sesi hep buğulu, hep yaslı gelirdi. “Evden eşyaları alıyorlar kızım, ne zaman geleceksin? Çabuk gel” diye dertleniyordu. Benim için hiçbir maddi değeri olmayan eşyalardı. Oysa babam için o evdekiler ona emanetti ve onları korumak istiyordu. Onu teselli etmeye çalışsam da ruhundaki yangını hissedebiliyordum. Üstelik dertleşeceği biricik Hatice’si de artık yoktu. Annemin sonu gelmeyen yokluğuna, hasretine katlanamıyordu. Annem yaşasaydı hayata göğüs germesi hep kolay olmuştu.
******
Derken bir gün aynı binada oturan büyüklerimiz beni aradılar. Evde iki kez yangın çıkarmıştı. Komşular korku içindeydi. Babamın evde yalnız kalmasını istemiyorlardı. Bir an önce onu kardeşlerime teslim etmemi ısrarla dile getirdiler. Baban her gün balkona çıkıp:
“Hatice’m, beni neden bırakıp gittin!” diye ağlıyor. “Biz onu çok seviyoruz, ama iki kez yangın çıkınca çok korktuk. Gel ve gerekeni yap kızım. Kardeşlerin ile konuş en kısa zamanda onlara teslim et.” dediler.
Kısa tatilimde Kuşadası’na geldim. Babamı, İstanbul’daki ağabeyimin yanına götürdüm. Kışın iki haftalık tatilimde tekrar İstanbul’a gittim. Babam merdivenden inerken ayak bileğini incitmiş. Acıları çok ve topallıyordu. Elimden geleni yaptıktan sonra yine çaresiz Almanya’ya geri döndüm.
*****
1999 yılının o meşhur Ağustos ayı… Ve ben yine Kuşadası’ndayım ve havalar biraz serinleyince İstanbul’a babamı görmeye gidecek, Almanya’ya dönüşüm de oradan olacaktı. Kalbim iki ülke, iki sorumluluk arasında paramparçaydı. Bir yanda okutmak zorunda olduğum üç evladım, diğer yanda bizi birer lira kazanarak, sevgiyle büyüten o koca çınarın yalnızlığı… Gece yarısı kapımın zili çaldı. Korktum, açamadım. Kapı zili ısrarla çaldı. Son katta olduğum için kimin olduğunu bilemedim. Meğer babam o unutulmayan deprem sonrası ağabeyimden habersiz Kuşadası’na gelmiş. Gün içinde babamı buldum. “Yavrum beni kimseye teslim etme.” derken maviş gözlerinin yaşlarını mendiliyle durmadan siliyordu.
Babamı Almanya’ya yanıma götürmek istedim tabii ki, ama onun sağlık durumu uygun olmadığı için götüremedim. Evde yalnız başına durması imkansızdı ve ben çalışmak zorundaydım. Çok çaresizdim. Sonuçta bir şekilde erkek kardeşimin eşini ikna ettim. Ve babamı onların evine yerleştirdim. Neyse orası oldukça uzun… Yaradan kimseyi kimseye muhtaç etmesin.
Hayatımda gizemini çözemediğim bir sürü yaşadıklarım var. Biliyorum, senin de vardır ve zihninin bir köşesinde tetikte bekliyordur. Benim için gizemli anlardan en başta geleni babamın son nefesini verdiği 27 Ağustos 1999 gecesi oldu. Ağustos ayının bunaltıcı sıcakları geçmiş, sonbaharın müjdesi esen rüzgârda, akan suda, pazarlarda yerini alan türlü çeşit meyvelerde, özetle doğanın her noktasında hissedilmeye başlamıştı.
Babamın bu dünyadan sonsuzluğa göçerken sergilediği o vakur duruşunu, son sözlerini, ölüme bilerek ve isteyerek gidişini yazmalıydım. Bunu bir kız çocuğunun babasına olan vefa borcu olarak da nitelendirebilirsin. Benim için ama, vefa borcu olmaktan ziyade, onun gidişinden aldığım dersi sana da hissettirebilmektir. Yıllarca içimde taşıdığım bu anıyı, yaş aldıkça daha derinden hissediyorum. Ben de artık o gizemli alemin kapısını aralayacak yaştayım. Bu satırların okunmasını, babamın o eşsiz ruhunun bilinmesini tüm varlığımla istiyor ve diliyorum. Beni anlayabiliyor musun?
O günü unutmam mümkün mü? Kutes’te denizin tam kıyısında oturmuş, kahvemi yudumlarken içten içe Yaradan’a yalvarıyordum. Gözyaşlarım yanaklarımdan akarken, tatlı tatlı kıyıya vuran küçük dalgaların tinime huzur veren sesi beni derin düşüncelere salıyordu. “Allah’ım,” diyordum, “Ben gidince babama ne olacak? Sen ona bir kapı aç, onu kimseye muhtaç etme.”
Her gün babamla vakit geçirmek için kardeşimin evine gidiyordum. Her zamanki gibi babamın en sevdiği meyveleri, özellikle de bolca muz aldım. Kapıyı babam açtı. Beni bekler bir hali vardı. Elimdekileri mutfağa bırakıp yanına oturdum. Yerinden kalktı, ellerimi tuttu ve beni odanın bir köşesine çekti. O maviş gözlerini gözlerime dikti ve ömrümce unutamayacağım o cümleyi fısıldadı:
“İzin ve gari ben gidem yavrum…”
Şaşkına dönmüştüm. Dünya o an durdu sanki. Bir evladın duyabileceği en ağır ama en huzurlu istekti bu. Sarıldık birbirimize; zamanın dışına çıktık, hüngür hüngür ağladık. O an, bu sarılışın son olduğunu ruhum hissetmişti. Babam dualarımı duymuş, gitmek için benden destur istemişti.
Ağlaması dindiğinde önce ihtiyacını gördü sonra abdestini aldı, namazını kıldı ve “Şükran, şuraya salona bir yatak seriverin kızım” dedi. Yattığı yerden sürekli sessizce dualar okuyor, sanki bir randevuya hazırlanır gibi ölüme hazırlanıyordu. Anladım; vakit gelmişti. Kardeşlerimi topladım, sela paralarını hazırlattım. Onun helal kazancından bir iki elliliği, sonradan hep saklayacağım mendilinin içine koydum. Sonra annemin eşarbının içine koyacaktım. Babacığım saatlerce elimi bırakmıyor, sevgisini belli etmek için elimi sürekli sıkıyordu. Son anlarda gücünün azaldığını, elimi sıkmakta zorlandığını hissediyordum.
Gece yarısı, etrafı akrabalarla doluyken, ben bir süreliğine mecburen odadan ayrıldım. İşt o ara son nefesini vermiş. Belki de Yaradan, en sevdiğim babamın o son anını görmemi istememişti. Yanına gittiğimde alnında birkaç damla ter vardı; ecel teri dedikleri o inci taneleri… Uyuyordu sanki, teni hâlâ sıcaktı.
Geleneklere, “kadınlar mezarlığa gitmez” diyenlere inat, son görevimi yapana kadar yanından ayrılmadım. O gün babamın ölüme bile isteye, büyük bir teslimiyetle gidişine tanık oldum. Allah’a teslimiyeti bir kez daha anladım. Babam, yaşarken ilk öğretmenim idi. Bu alemden giderken ise en büyük dersini vererek gitti. İnancım ve hayat felsefem daha da kök saldı. O, benim gözümde sadece bir baba değil, yaşayan bir veliydi. Emanetini sahibine teslim ederken, evlatlarını, etrafındakileri üzmeden okuya okuya veda ederek gitti.
*******
Rüyamda Aldığım Ders
Almanya’ya döndüğümde çok bitkindim. Başım darda kalınca arayacağım, dualarınızı gönderin anam, babam diyeceğim kimse yoktu. Annemin gidişinde babam vardı. Şimdi ise artık güvenebileceğim, başımı dizlerine koyabileceğim kimsem kalmamıştı. Hiç annenin babanın yerini bir başkası tutabilir mi? Her fırsatta kıyıda köşede ağlamadan duramıyordum. Yarım asır olmaya yakındır ayrıydım onlardan ama, yediğim lokmada içtiğim suda onları düşünerek geçmişti yıllarım. Babacığım bizlerden ayrı bir lokma bir şey yediği zaman kilolarca aynısından eve getirirdi. Ben de onun kızı olmuştum bir şekilde. O ikisini artık hiç göremeyecek, konuşamayacak, onların sıcacık sevgisinden mahrum kalmak ne demektir, nasıl bir kimsesizliktir anlayabiliyor musun?
Bilemem, belki çok ağladığım için o bilemediğimiz, gizemini çözemediğimiz alemlerin sahibi Yüce Yaradan’dan babama izin verildi. Biliyorum, yataktayım, uykudayım ve babamın sesiyle uyanıyorum:
“Şükran kızım!”
“Babam!”
Genç kızlık yıllarımdaki kadar genç ve yakışıklıydı. Üstü başı her zamanki gibi tertemiz ve sevgi dolu sesiyle bana rüyamda bile ders veriyordu:
“Yavrum, Şükran’ım, ağlama, üzülme. Ben burada çok rahatım. Bak! Yatağımı görüyor musun? ”
Sanki canlı canlı onun yaşadığı yerdeydim. Ne güzel bir oda, nasıl muhteşem bir yataktı! Nasıl anlatabilirim ki? Annemi sormak istedim, ama o ben sormadan:
“Bak annen de yanımda. Ağlama kızım. Biz çok iyiyiz. Sakın ağlama.”
O anda annemi gördüm. Gençliğindeki gibi güzel mi güzel. Gençliğindeki gibi etek ve bluz giymişti. Saçları her zamanki gibi simsiyahtı. Canım annem, hayatta nelere göğüs germemişti ki…
“Evet biz burada çok iyiyiz evladım. Bizi düşünme. Ağlama.”dedi anacığım
“Söz ver, ağlamak yok! diye ekledi babaların hası babam.”
“Hayatta en büyük hazine, bir çocuğun anne ve babasıyla kurduğu o sevgi ve saygı dolu bağı ömrü boyunca kalbinde taşımasıdır. Yaşadıklarımın bilimsel bir açıklamasını yapamam belki ama bildiğim tek şey; bu alemde çözemediğim sayısız hikmet var…”
Şükran GÜNAY’dan
Şükranca
***”Bu yazı, babamın aziz hatırasına duyduğum vefanın bir yansımasıdır. Duygularımı kelimelere dökerken ve metni yayına hazırlarken Yapay Zeka (Gemini) ile dertleşerek, onun dil ve kurgu desteğinden faydalandım. Teknolojinin kalbe dokunan bu rehberliği için teşekkürlerimle…” ***





















