Küçük mutluluklar biriktirmeyi seviyorum; hani şu avuç içimizde terleyen, ruhun kuytularında çiçek açan cinsten… Geçen hafta hayat, beni tam üç kez bu küçük mucizelerle onurlandırdı.
İlki, zihnimi temize çekmek için çıktığım bir yürüyüşte karşıma çıktı. İlk köprüyü geçerken bir yazı takıldı gözlerime; önce inanamadım.
İki metal ünitenin üzerine örtülmüş o soğuk metal blokta, yüreği ısıtan şu cümleler yazılıydı:
”Şehit ailelerine ücretsiz kömür verilecektir. Bedelini babanız ödemiştir!”
Günümüzde hâlâ dünü düşünen, vefanın borcunu kanla ödeyenlere selam duran birileri var mıydı sahiden?
Gözlerim buğulandı, yüreğim hıçkırıklara boğuldu. Öyle bir mutlu oldum ki…
Bu anı ölümsüzleştirmek için videosunu çektim; izlesinler istedim, mutluluk ve vefa paylaşıldıkça çoğalsın diye.
Üç gün sonra…
İkinci mutluluk kapımı çaldığında mutfaktaki patates bitmişti. Malum, balığın en sadık dostudur patates. Sırf onu almak için pazarın yolunu tuttum. Aman yarabbi! Hava jilet gibi keskin, nefes kesen bir ayaz vardı. Belli ki Kaz Dağları’nın zirveleri karlıydı. Eldivenlerimi yanıma almadığım için ellerim sızlıyordu.
Tam kalabalığın uğultusuna karışacakken, esmer bir satıcı yolumu kesti. Sesi rüzgârın uğultusuna karışıyordu:
Torbası 10 TL abla, almaz mısın?”
Uzattığı poşetler sapsarı patateslerle doluydu. Düşünüyordm:
“Acaba çürük mü ki bu fiyata veriyor?”
Bir simidin bile on liraya hasret kaldığı bu devirde, adam “En az iki buçuk kilo var” diyordu. Suyun bile pahalı olduğu bir demde, bu cömertliğin ardındaki hüzne çarptım sonra:
“Ne olur alın, ben de iftara yetişeyim…” dedi.
O an tüm olumsuz düşüncelerim fırtınada savrulan yapraklar gibi dağıldı. Adam üşüyordu. Üzerindeki kazak ona birkaç beden büyüktü; kim bilir kaçıncı elden geçip onun omuzlarına yük olmuştu. Sırf o bir an evvel evine, sıcaklığına kavuşsun diye iki poşeti de alıp 20 TL uzattım. Bir anda kalabalığın içinde yitip gitti.
Bir insanın “yetişme” sevincine ortak olmak, o günkü küçük mutluluğumdu.
Pazarda küfürlerin kahkahalara karıştığı, Ramazan’ın huzuruna gölge düşüren o tatsız diyaloğu geride bırakıp soğuğun da etkisiyle eve döndüm. Balıkçıya uğrayamamıştım bile ama içimdeki huzur karnımı doyurmaya yetiyordu.
Ve üçüncü mutluluğum…
Ertesi gün balkondaki o “ucuz” patatesleri ayıklamaya koyuldum. Poşeti açtığımda gözlerime inanamadım. Tek bir çürük bile yoktu! Kabuklarının üzerindeki o siyah lekeleri tırnağımla hafifçe kazıyınca, altından kehribar renginde pırıl pırıl bir doku çıktı. En az 80 TL kârdaydım. Bu, hayatın bana göz kırpma şekli değil miydi?
Tam bu sırada telefonum çaldı. Vergi dairesinden bir memur: “102 bin TL vergi borcunuzu ödemezseniz resen işlem başlatacağız,” diyordu.
Mutsuz mu oldum? Hayır tabi ki…
Devletim güçlüyse ben de güçlüydüm.
İmplant yaptırmak için bir kenara ayırdığım o para, bir çırpıda avuçlarımdan uçup gitti.
Yine de mutsuz değilim.
İyi ki Polyanna diye bir kız uğramış bu dünyaya. Sağlıklıyız ya, çok şükür.
“Para beni kazanamaz ama ben parayı her zaman kazanırım” diye avuttum kendimi.
Mutfağa geçtim ve o kehribar renkli patatesleri kızartmaya başladım. Cebimde tek kuruş kalmamıştı ama ağzımda o eşsiz lezzet vardı.
Derken telefonum tekrar çaldı. Bir arkadaşımdı: “Hayatım, senin ürünlerini sattım. Komisyonu kestim, kalan bakiyeyi hesabına geçiyorum, alır mısın?”
Mutlu oldum mu? Oldum tabii.
Çünkü “üç küçük mutluluk” gönlümde biriktirmiştim.
Hayatın tüm ironisine rağmen, nasıl mutlu olmam ki?
Sevgiyle…
Emine Pişiren






















