Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

İradesizlerin İradesi


05 Aralık 2011 00:01

Yorum Yapılmamış

“Bedenimiz bizim bahçemiz, irademiz de onun bahçıvanıdır.”[1]

Bahçenize istediğinizi ekebilirsiniz fakat bahçıvanı iyi değilse iyi bir hasat elde edemezsiniz.

İnsanı insan yapan, diğer yaratıklardan ayırıp eşrefi mahlukat derecesine çıkaran en önemli özelliği, takva ve fücurü, hak ve batılı, maruf ve münkeri ayırt edebilecek olan akla fücurü değil de takvayı, batılı değil de hakkı, münkeri değil de marufu seçtirecek olan bilinçli tercihlerdir.

Bu bilinçli tercihler de ancak özgür iradeye sahip olmakla gerçekleşir.

İradesiz bir toplum, iradesiz bireylerin oluşmasına neden olurken, iradesizleşen bireylerin yegane ürünü de iradesizleşen bir toplum olacaktır.

Toplumsal etkenler bireyleri etkiler ve davranışlarının şekillenmesinde rol alır ve unutulmamalıdır ki toplumları oluşturan da bireylerdir.

İradesizleşen veya iradesizleştirilmiş bireylerden bir konuda irade belirlemelerini beklemek doğru mudur?

Yani bir şekilde bu duygudan/yetiden yoksun bırakılmış veya bu duygusu elinden alınmış bireylerin iradesi irade sayılır mı?

Aynı şekilde kişiliksizleştirilen bireylerin toplumsal proplemlerin çözümü hakkında gösterecekleri irade ne denli sağlıklı olabilir?

Böylesi bir “Esir İrade” üzerinden verilen yargı, doğru ve sağlıklı bir yargı mıdır?

Günümüzde hemen hemen her konuda anketler düzenlenir ve bu veriler üzerinden toplum şekillendirilmek istenir. Hatta bu veriler üzerinden toplum “mühendisliğine” dahi soyunulur. Toplum bu anketlerin sonucuna göre yönlendirilir ve bu veriler baz alınarak çoğu kez halka sözde adalet, barış ve demokrasi adına “Hukuksal” yaptırımlar da uygulanır. Nitekim bu yöntem çoğunlukla toplumsal ve siyasal meselelerde de uygulanmaktadır.

Ve bu, bir nevi o deneklerin iradesi sayılır…

Fakat iradenin ne olduğunu bilmeden herhangi bir görüşe tavır takınmak veya herhangi bir konu hakkında iradede bulunduğunu söylemek ne kadar doğrudur.

Aslında irade bilinenin ötesinde bir şeydir.

İrade: Allah'a atfedilen sübûtî sıfatlardan biridir.[2] Sözlükte ise "istemek" anlamındaki revd kökünden türeyen irâde "Allah'ın emir­leri, hükümleri ve fiillerinde hür (özgür) olduğu­nu bildiren sıfat" diye tanımlanır.

“Kelâmcıların irade tanımı ise şu şekildedir: "Bir zorunluluk söz konusu olmaksızın -yapılması veya yapılmaması- mümkün olan bir hususta iki taraftan birini tercih etmeyi gerektiren sıfattır.

Her ne kadar ira­de fiilden önce geliyorsa da fiil sürecinde de onunla birlikte olan, onunla bütünle­şen bir faaliyettir.

Bu anlamdaki irade, sadece psikolojik bir fonksiyon yahut me­leke olmayıp aynı zamanda bilinçli bir seç­me gücü, bundan dolayı da kişiyi davra­nışlarının sonuçlarından sorumlu hale ge­tiren ahlâkî bir ilkedir."

Kur'ân-ı Kerîm'de irade kavramı hem Allah'a hem de insana nisbet edilerek 139 yerde geçer.

Bu âyetlerin önemli bir kısmında ilâhî iradenin mutlak, özgür ve önüne geçilemez olduğu, fakat insan iradesinin Allah'ın sonsuz derecede özgür iradesi tarafın­dan sınırlandırıldığı ve insanın Allah izin verdiği ölçüde özgür olduğu bildirilmek­tedir.[3]

Yani insanın iradesine mudahil olabilecek ve kısıtlayabilecek bir Allah’tır..

Örneğin: 'Biz size yalnız Allah rızası için yediriyoruz. Sizden (ceza) karşılık veya teşekkür beklemiyoruz.'[4] ayetinde işlendiği gibi özgürleşemeyen bireylerin iradesi ne denli makbuldur?

Zaten insan bütün eylemlerinde irade­sini "Allah'ı isteme" veya "Allah'ın rızâ­sını isteme" şeklinde tayin etmelidir. Başkasını isteme, başkası adına kullanma veya başkasının rızası için kullanmamalıdır…

Başka bir ifade ile; bir bireyin kendi çıkarı doğrultusunda veya her hangi bir otoritenin menfaatine halel gelmeyecek şekilde iradede bulunması irade sayılır mı?

Peki, bugün söz söyleyenlerin kaçı veya hüküm verenlerin kaçı karşılık ve teşekkür bekleme toteminden aridir…

Söylemlerinden ötürü makamlarından azledilme korkusu veya yükselme beklentisi içinde olanların söylemleri ne kadar etik, hukuki ve bağlayıcıdır?

“Meşşâî filozoflarının yanı sıra Gazzâlî, Fahreddin er-Râzî, İbn Haldun gibi âlim ve düşünürlerin irade hakkındaki psiko­lojik açıklamaları genel çizgileriyle Aris­to'nun, İshak b. Huneyn tarafından Süryânîce'sinden Kitâbü'n-Nefs başlığıyla çevrilen De Anima adlı eserinde ortaya koyduğu nefsin güçleriyle ilgili teorisine dayanmaktadır.

Aristo'ya göre hayvani nefsin idrak edici ve harekete geçirici ol­mak üzere iki esaslı gücü vardır. İnsan nefsinde bunun karşılıkları bilici ve yapı­cı güçlerdir. Nefsin hareket ettirici gücü arzudur, bunun şehvâniyye ve gadâbiyye şeklinde iki kolu vardır. Arzu insanı hare­kete geçiren dinamik ruhî eğilim olup is­tek, öfke ve iradeyi içine alır. Şevk ve ira­de birer arzu türünden ibarettir. Buna göre irade akla bağlı olan fikri bir arzudur; şevk ve şehvet ise duyum ve tahay­yülden ileri gelir. Böylece Aristo'ya göre irade sonuçta aklın uygun gördüğü he­defleri istemekten ibarettir.” [5]

“Aristo'nun irade psikolojisiyle ilgili gö­rüşleri ilk defa açık bir şekilde Fârâbî’nin eserlerine yansımıştır. Fârâbî'ye göre nefsin arzu gücü bir şeye istek duymayı veya ondan kaçınmayı sağlar. İrade bu ar­zu gücünden meydana gelir. Çünkü ira­de duyum, tahayyül ve düşünme gibi çe­şitli idrak yollarıyla idrak edilen şeyleri ar­zu etme veya onlardan vazgeçmedir.” [6]

Bir şeyi bilmeyenler veya tatmayanlar onun hakkında herhangi bir iradede bulunabilirler mi, şayet bir iradede bulunsalar veya bir zorlamayla bu tatmadıkları ve bilmedikleri şey hakkında iradede bulunmaları dikte edilse, bu ne kadar doğru, ahlaki ve bağlayıcıdır?

“İrade, idrak ve ar­zu gücünün birleşiminden meydana gelir, yani irade kişiliğin bütün bir sentezi ola­rak ortaya çıkar. Bu anlayış iradenin çeşitli derecelerinin varlığını kabul etmeyi gerektirir. Çünkü algı ve idrak güçlerinin gelişmesi zamana bağlı bir olaydır. Bunu dikkate alan Fârâbî üç farklı iradenin var­lığına işaret eder:

a) İrade; başlangıçta an­cak duyumdan gelen bir istektir.

b) İstek; nefsin arzu gücü, duyum da duyum gücü ile olur, daha sonra nefsin hayal gücü ve ona bağlı istek gelişir. Bu irade tahayyül­den doğan bir istektir. Bu iki iradenin oluşmasından sonra üçüncü bir irade tü­rü doğar ki, bu da düşünme fiilinden ge­len bir istek olup ihtiyar adını alır.

c) Şu hal­de ihtiyar, düşünme ve bilmenin sonucu olduğuna göre yalnız insana mahsus olan irade sadece ihtiyardır. [7]

“Böylece Farabî iradeyi, “idrak edilen şeyi arzu etme gücüyle istemektir” şeklinde tarif etmektedir.”[8]

“İbn Sînâ, arzu gücünün fonksiyonunu kendi içinde "güdüleyici" (bâise: davranı­şa sevkedici) ve "yapıcı" (faile: fiili bizzat gerçekleştirici) olmak üzere ikiye ayırmış, ondan sonra gelenler de bunu aynen benimsemişlerdir…”

Bundan anlaşılıyor ki irade, bir birey veya otorite değil, bireyin iç aleminde olan duygudur.

Sosyal, siyasal, inançsal olay ve olguların teori ve pratikleri arasında yaşanan çelişkiler neticesinde iç aleminde travmalar geçiren bireylerin iradesinde çelişki, sıkıntı ve tahribatların oluşacağı da inkar edilemez bir gerçektir.

Beyni, ruhu, kalbi ve bedeni arasındaki savaşı sulh ile neticelendirmeyi başaramayanlar hep huzursuz ve ezik yaşamaya mahkum olacaklardır…

“Gazzâli’de irade, hem biyolojik ve psi­kolojik hem de felsefî boyutları olan bir kavram olarak ele alınmıştır. İnsan ruhu­nun şimdiki veya gelecekteki bir amacına uygun olan şeye yönelmesine irade denir.” [9]
”Gazzâlî, bilhassa akıl-irade ilişkisi konu­sunda Kant'ı hatırlatan görüşler ortaya koymuştur. Buna göre şehvet ve gazap gibi duygusal temayüllere sahip olma bakımından insanla hayvan arasında bir fark yoktur. İnsan özellikle bilgi ve irade ile seçkin bir konumdadır. Akıl bir eylemin sonucunu ve ondaki iyilik tarafını idrak edince onu isteme ve gerçekleşme sebeplerini hazırlama yönünde kendisinde bir şevk uyanır ki, bu iradedir.”[10]

“Ahlâkî irade, insan tabiatının isteğiyle çatışan aklın talebidir.”[11]

“Allah, hareketlerimizin sonuçlarını bilmemizi sağlayan aklı yaratmakla bir­likte aklın gerekliliğine hükmettiği, bu so­nuçların elde edilmesi yönünde yetenek­lerimizi harekete geçiren irade gücünü vermeseydi aklın hükümleri sonuçsuz ka­lırdı.” [12]

Yani iradesini yanlış ve yönlü kullananların akıllı olmaları pek bir anlam teşkil etmemektedir.

“Şu halde akıl, muhte­mel davranışların değeri ve kalitesi hak­kında bilgi ve hüküm kaynağı, irade ise aklın hükmünü gerçekleştirme gücü olup ahlâkî hayat, akıl – irade uyuşmasıyla gerçekleşir. İnsan, eylemlerinin sonuçlarını kestirebilen akla sahip olmakla birlikte aklın hükmünü gerçekleştirme yönünde kendisini harekete geçirecek olan irade­den yoksun olsa, aklî bilgilerin hiçbir pra­tik değeri kalmaz.”[13]

“Nitekim Senhûrî, irade­nin haricî görünüm açısından biri ihtiyar, diğeri rızâ olmak üzere iki unsurdan oluştuğunu, bu iki unsurun bulunması duru­munda iradeye bütün hukukî sonuçları­nın terettüp edeceğini, aksi takdirde hu­kukî sonuçların fesih ve iptale açık hale geleceğini ifade eder.”[14]

“Beyan edilen iradenin geçerli bir hukukî sonuç doğurabilmesi için ehliyet kaynaklı olmasının yanı sıra, kural olarak iç irade ile dış irade­nin birbirine uygun olması da gerekir. İra­deyi sakatlayan ya da yok eden bir sebep bulunmadığı sürece normal olan da böy­le bir uyumun bulunmasıdır.”[15]

Peki ya böylesi bir sebep varsa, yani iç iradeyi sakatlayan sebepler varsa dış irade geçirsiz mi sayılır?

“Gerçek irade kapalı kaldığı sürece onun objektif göstergesi sayılan irade beyanı­nın iç iradeye delâlet ettiği ve onu yan­sıttığı var sayılır ve hukukî işlemler husu­sunda bu beyana itibar edilir. Ancak hu­kukî işlemlerin geçerli olarak gerçekleş­mesi için irade beyanı çok önemli ise de bazı istisnaî durumlar dışında tek başına yeterli olmaz; bu beyanın hür ve açık bir iradeye dayalı olması, diğer bir ifadeyle beyan edilen iradenin gerçek iç iradeyi tam ve doğru yansıtması veya en azın­dan dış iradenin kural olarak iç iradeyi yansıttığı var sayımının sarsılmadan de­vam ediyor olması da ön görülür.”[16]

“İslâm düşünce tarihinde irade ve irade özgürlüğü sorununu gerek psikolojik gerekse felsefî yönüyle en ileri düzeyde in­celeyen düşünür Gazzâlî olmuştur. Gazzâli'nin irade hürriyetini in­sanın yaratılıştan sahip olduğu zorunlu bir niteliği olarak görmesi tamamen ori­jinaldir ve çağdaş felsefî antropolojinin de benimsediği bir sonuçtur.” [17]

Madden ve manen özgürleşemeyen bireyler, özgür akla sahip olamazlar.
Modern çağın köleleri madden ve manen büsbütün özgürleşemeyip kendileri gibi yaratılmış olanlara bağımlı olanlardır. Kölelerin sözüne ise itibar edilmez çünkü sadece efendilerinin arzuları doğrultusunda hareket eder ve onların doğrularını söylerler.

Peki, böylesi bir durumda olan deneklerin iradesi toplumsal gerçeği yansıtır mı?

Sosyal ve siyasal konularda yapılan araştırmalarda madden ve manen özgürleşemeyen bireylerin denek olarak kullanılması ve onlar üzerinden sonuç belirlenmesi toplumsal gerçeği yansıtmaz.

Böylesi bir yanlış ile elde edilen verilere bel bağlayanlar elbet bir gün gerçeklerden örülmüş duvarlara toslayacakalardır…

Buna rağmen, böylesi denekleri baz alıp çözüm üretmeye kalkışmanın neticesinde çözüm elde edilebileceğini sanmıyorum.

Bunun nedeni de ekonomik bağımlılık, yapay demokrasi ve yapay adalettir.

Ayrıca bireyin madden ve manen özgürleşememesi beraberinde modern esareti/"Esir Aklı" getirmektedir.

Esir, madden ve manen özgürleşemeyenlerdir. Bu bağlamda modern çağda sadece böylesi meziyetlere sahip olan özgürlerin sözüne kulak verilmeli, aksi; eskiden efendilerinin parasıyla efendilerine köle satın alanlar ile çağımızda laf cambazlığı/demogoji yaparak sözleriyle birilerini birilerine köle etmesi arasında ne fark var?

Aslında sorun ekonomik gelirlerin adaletsizliğinde değil, değerlerimizin ekonomikleşmiş olmasında. Yani değer yargılarımız ekonomik göstergelere bağlanmış. Örneğin: toplumumuzda çalışan bir kadın ve getirisi olmayan bir kadın aynı statüde değildir ve bu, aynı zamanda toplumumuzun insana bakış açısının da göstergesidir.

Herhangi bir güç tarafından atanan ve aynı güç tarafından azledilebilenlerin iradeleriyle; siyasal, toplumsal ve hukuki alanda oluşan proplemlerin giderilmesi, gruplar ve sınıflar arasındaki statüsel eşitsizliğin giderilmesine yönelik çalışmalarda yansız ve özgür bir irade ile davranacakları beklenilemediğinden böylesi oluşum ve girişimlerin kamu vicdanında yer edemeyeceğinden toplumsal sorunlara çözüm olamayacağı gibi böylesi kişiler, oluşumlar ve kurumlar alanlarında otorite de sayılamazlar.

Çünkü bunların alanlarında otorite sayılmaları için madden ve manen bağımsız olmaları gerekmektedir.

Maddi bağımsızlık iki türlü olmak üzere şöyle açıklanabilir:

a) Geçimini kimseye/kuruma ihtiyaç duymaksızın karşılayabilmek veya geçimi sağlayan kurumu/kişiyi kararlarına müdahil ettirmemek.

b) Kişinin geçimi için (şahsi çıkar) geçimini sağlayan kişi/kurum veya güce karşı boyun eğmeyecek bir kişiliğe sahip olması, gerektiğinde (yani bunlardan herhangi birisinin kararlarına etki edecek derecede müdahil olduğu zaman) bunlara hayır diyebilecek bir ahlaki yapıya sahip olması.

Manevi bağımsızlık ise; maddi bağımsızlığın oluşmasının gerekliliğini akla dayatan ahlaki doktrinlerin bireyde tezahürü ile açıklanabilir.

Bu bağlamda: Siyasal önderlerin değişimi önemli ve umut verici değildir, önemli ve umut verici olan siyasal algı ve düşüncenin değişmesidir.

“İlk müslümanlar, kader ve insanın ira­de veya seçme özgürlüğüyle ilgili Kur­'an'ın getirdiği mâkul inancı sürdürürken[18] siyasî ihtilâfların ortaya çıkmasıyla birlikte bu konu müslümanlar arasında en köklü fikir ayrılık­larına yol açan teorik bir problem haline gelmiştir. İrade hürriyetinin kabulü, ha­life de dahil olmak üzere her insanın yaptıklarından doğan sorumluluğun -sorum­luluktan kaçanların iddiasının aksine- Al­lah'a değil kendisine ait olduğunu belirt­mek anlamına geliyordu.[19]

Başta Muâviye olmak üzere, Emevî halifelerinin çoğunun bu fikirden rahat­sız olduğu bilinmektedir.” [20]

Mü’min insanların/bireylerin iradesi sadece Allah ve Resulünün irade ettiği şeylerde özgür değildir, zira: “Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.”[21] Nas hükmü vardır.

******dnt********

[1] – Shakspeare

[2] – İrade. Allah'ın ya­ratıklara ilişkin en uygun ve en kâmil dü­zeni bilmesi, nesne ve olayların buna uy­gun olarak vuku bulması demek olup ilim sıfatına râcidir. Allah zâ­tıyla kaim ezelî bir irade sıfatıyla diler. Faili muhtardır.

[3] TDV İslam Ansiklopedisi c: 22 s: 381

[4] – İnsan (Dehr) 76/9

[5] – Kitâbü'n-Nefs., s: 50, 124-126, 139, 155

[6] – el-Medînetü 'l-fâzıla, s. 46

[7] – el-Medînetü't-fâ-zıla, s. 60, 62; es-Siyâsetü'l-medeniyye, s. 41-42

[8] – TDV İslam Ansiklopedisi/ Madde; İRADE. C: 22., S: 381- 383

[9] – İhya, IV, 365

[10] – İhya, III, 8

[11] – İhya, IV, 347

[12] – İhya, III, 8

[13] – İhya, IV, 111-112

[14] – Meşâdirü'l-hak, II, 178; MuhammedÂ!-i Bahrülulûm, s. 30

[15] – TDV İslam Ansiklopedisi. Madde, İRADE: Fıkıh. C: 22, S: 385

[16] – TDV İslam Ansiklopedisi. Madde, İRADE: Fıkıh. C: 22, S: 385

[17] – TDV İslam Ansiklopedisi. Madde, İRADE. C: 22, S: 384

[18] – Goldziher, s. 70-74 vd

[19] – İbn Kuteybe, s. 301

[20] – TDV İslam Ansiklopedisi. Madde, İRADE. C: 22, S: 383

[21] – Ahzab 33/36

Okunma Sayısı: 104

Yazarın Diğer Yazıları

Ahlaksızlığın Göstergesi

Ahlak, bir kitabın cildine benzer. Nasıl ki: “Cilt bozulunca sayfalar dağılır”, ahlak da bozulunca: Ne...

İslam’ın En Büyük Hedefi

Günlerden haftalar, haftalardan aylar, aylardan yıllar ve yıllardan da hem tarih hem de insan ömrü...

Vermeyeceğini İlham Etmeyen Bir Rab

Madem beraatı ilham etti, demek ki af edecek… ‘Selam olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti...

Emekçinin Elini Öpen Peygamber!

Allah Resulü (s.a.s), kendisini ve sahabeyi Tebük seferi dönüşünde karşılayan Sa’d bn. Muaz’ın ellerinin nasırlaştığını...

Korku ve Ümit Arasında Yaşamak

Bizler, umarken korkmayı, korkarken de umudu korumayı tavsiye edilen bir ümmetiz. Allah’ın azabından emin olmak...