Kardeşim, tipik uygulamalarından birini daha, görücüye çıkarmıştı. Uygulama sahası, ıhlamur fidanıydı. Görücüye çıkarttığı ise Amasya elmasını ıhlamura bağlamaktı. Ihlamur fidanının tepesini kesmiş ve dalları aşağıya doğru sarkmıştı. Böylece ıhlamur, güzel bir şekil almıştı.
Ihlamurun dallarına, Amasya elmalarını bağladı.
Yeşil yapraklar arasında, kırmızı elmalar. Doğal bir görüntü vermişti. Elmanın ıhlamurda yetiştiği zannediliyordu. Yeşil yapraklar ve kırmızı elmaların birlikteliği, harika bir güzellik oluşturmuştu. Bu durumdaki ıhlamur fidanını, görmek ayrıcalıktı. Özel olarak ıhlamuru görmeye geliyorlardı. Elmalar, o kadar yakışmıştı ki fotoğraf çektirmek için nerede ise sıraya giriyorlardı. Yoldan geçen, nasıl bir ağaç, diyorlardı. Arabalar fren yapıyor inip bakıyordu. Hatta bir teyze elmadan istedi. Kardeşim yanındaki kasadan iki tane verdi, elmalarımız, dedi.
Teyze elmayı ısırdı ve gerçekten de çok tatlı ve sulu, dedi.
Kardeşim yaptıklarına gülüyor ve inandırıcılığına güveniyordu. Kardeşim ağacın tepesini kestikten sonra, böyle oldu, diyordu. Yüzeysel bilgiyle yetinmeyenlere, biraz da kalıtım katıyor ve mutasyon, yeni döl oluşumu diye kafaları karıştırıyordu. Yalnız bir arkadaş, iplerinizi görünmez yapabilmişsiniz ve fotoğrafını da çekti.
Kardeşim o kadar olacak, dedi.
Ağacın fotoğrafını çekmeyen olmuyordu. Dibinde duruyorum ve sürekli su döküyordum. Çünkü kardeşim su sayesinde böyle oldu, diyordu.
Ihlamur, tel örgü içinde olduğu için ziyaretçileri, yakından bakamıyorlardı. Yalnız kasadaki elmalardan isteyene veriyorduk.
Kardeşime bilmeyeni aldatmak böyle bir şey. Hayatın içinde, her zaman ters köşe oluyoruz da kendimize yine de toz kondurmuyoruz. Daha sonra anlasak da son pişmanlık fayda vermiyor. Atını alan Üsküdar’ı geçiyor. Kimseye inanmamak buradan doğuyor. Yapılacak olan “he” demek, itiraz edene de sana da “he” demekten başka çare kalmıyor.
Spor mağazasına uğradım. Mağaza, tanınmış markaları satıyordu. Merakla elime aldım. Çok güzel, dedim. Satın aldım. Biraz da fiyatı uygundu. Yoldan geçenlerin ıhlamurdaki elmaya çok güzel demesi aklıma geldi ve halime güldüm.
Mağaza sahibinden özür diledim ve bunlar taklit mi? Diye sordum. Sahip bana önce ters baktı, sonra nereden anladın, dedi. Beyefendi bu meslekte beş yıl çalıştım, dedim. Ihlamur elma misali, dedim. Sahibi doğru, biraz ağır. Ustalar ağırlığını gideremiyorlar, dedi.
Yolcular dikkat etseler, meyveyi yaprağı az olan dalın üst kısmına bağlasak görürlerdi. Niçin görmüyorlar? Ağaç ve elmaların görüntüsüne, duygusal bakıyorlar. Duygusallık aklı devre dışı bırakır ve düşünemez hale getirir. Onun için yanlışı doğru olarak nitelendiririz.
Yabancı Ülkede, mağazaya girdim ve spor ayak kapılarımın aynısını aradım. Satıcıya sordum, aynısından var mı? Diye. Satıcı, mağazamıza değil, Ülkemize sahte mal giremez, dedi. Üzüldüm.
Markalı tükenmez kalem aradım. Aynı markanın taklitlerinden almadım. Dükkân sahibi, niçin diye sordu. Sahibine, doğrusunu biliyorsun da bir de soruyorsun dedim, bozuldu.
İnsanımızı sahte, spor ayak kapılarla ve tükenmez kalemlerle aldatıyorlar. AVM’de mağazaya girdim ve tişörtleri sordum. Arkadaş ama taklit, dedi. Satıcı geldi övmeye başladı. Alacağım ama taklit olmayacak, dedim. Satıcı sustu. Yapılacak bir şey yok. Bu genç yaşında sahtekarlığı öğrendin, dedim.
Ihlamur ağacında Amasya elması, dedim. Güldüm, arkadaş ne diyorsun, dedi. Yine güldüm.























