Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Hukuk Felsefesi (II)


22 Ekim 2020 00:00

Yorum Yapılmamış

Hukuk Felsefesinin Kısa Tarihi

Hukuk felsefesinin tarihi, “Adil bir hukuk sistemi nasıl olmalıdır?” sorusuna verilen yanıtların tarihidir. Bu açıdan bakıldığında, hukuk ve adalet kavramları her dönemde tartışılmıştır. Bu tartışmalardan hukuk felsefesi alanında farklı görüşler, yaklaşımlar, ekoller ortaya çıkmıştır. Örneğin birey ile hukuk ilişkisinde; bireye ağırlık veren görüşlerin en ucunda hiçbir hukuksal düzenleme tanımayan anarşizm vardır. Hukuka ağırlık veren görüşlerin en ucunda ise bireylerin geçerli hukuk düzenine mutlak boyun eğişini öngören totalitarizm vardır. Bu iki uç arasında, bireyin hukuk karşısındaki tutumunu özgürlük, hukukun birey üzerindeki yetkesini de ödev kavramı açısından sınırlandırmaya yönelik görüşler yer alır. Bu dengeleme çabaları, günümüzde her insanın sahip olması gerektiği düşünülen ve hukuk devleti anlayışının temel ilkelerinden birini oluşturan insan hakları kavramını doğurmuştur.

Günümüzde insan haklarının korunması, demokratik devlet olmanın en önemli ve vazgeçilmez ölçütü olmuştur. Hukuk felsefesi alanında da ele alınan bu gelişme şu ana başlıklar altında özetlenebilir:

1) İlk Çağ (Özgür Düşünüşün Ortaya Çıkışı)

Düşünce tarihinde insan ve toplum ile ilgili kavramların ilk kez İlk Çağ’da Eski Yunan Felsefesi’nde sofistler ve Sokrates  (MÖ 469-399) tarafından ele alındığı söylenebilir. Örneğin  pozitif hukuk açısından adil olan bir şeyin ya da bir durumun doğal hukuk açısından da adil olup olmadığı sorununu ilk kez sofist olarak adlandırılan filozoflar tartışma konusu yapmışlardır. Sokrates ise tek kişiden yola çıkıp toplumsal bir kurum olarak adaletin ne olduğu sorusu üzerinde durmuştur. Platon (MÖ 427-347) ve Aristoteles (MÖ 384-322) de aynı geleneği sürdürerek, kişi ile devlet ilişkisine ağırlık vemişler ve bu ilişkilerin çerçevesi içinde vatandaş hakları açısından adaletin ne olduğunu araştırmışlardır. Her ikisi de devletin temel işlevinin adaleti sağlamak olduğunu vurgulamıştır. Bu tür felsefe görüşünün temelinde yatan kent devleti anlayışının zamanla zayıflaması ve Büyük İskender (MÖ 356-323)’in büyük bir imparatorluk kurmasıyla, insanların daha geniş bir dünya görüşüne sahip olmasını sağlayan felsefe sistemleri ortaya çıkmıştır. Böylece evrensel bir imparatorluğun vatandaşı olan insanların hakları ve bu bağlam içinde adalet kavramı tartışılmıştır. Bu anlayışın başlıca temsilcileri stoacılar ve Epikurosçulardır.

Doğaya uygun yaşamayı öneren stoacılar, bu görüşün bir sonucu olarak “dünya vatandaşlığı” kavramını getirmişler, Epikurosçular ise “yarar (fayda)” ilkesinden yola çıkarak hukukun temeline bu ilkeyi koymuşlardır.

2) Orta Çağ (Dinsel Etki)

Orta Çağ’da Hristiyanlığın etkisiyle, insan yaşamının her alanına egemen olan “Her güç Tanrı’dan gelir.” ilkesi hukuk ve devlet anlayışını da etkiledi. Bu dönemde Aquinolu Tommaso (1225-1274)’nun görüşleri, klasik anlayış ile dinsel tabular arasında orta yol bulma çabasını yansıtır. Tommaso, üç tür yasadan söz eder: ebedi yasa, doğa yasası, insani yasa. Ebedi yasa, insanın kavrayamadığı ve dünyayı yöneten ilahi akıldır. Doğa yasası, akıl yoluyla doğrudan bilinebilen yasadır. İnsani yasa ise insanın, doğal hukukun kurallarına uygun olarak kendisi için koyduğu yasadır. Tommaso, bu üç tür yasa arasında bir çelişkinin ortaya çıkması durumunda önceliği insani yasaya verir.

3) Yeni Çağ (Rönesans ve Aydınlanma Dönemi)

Hukuk felsefesi tarihi içinde, Eski Yunan’da vatandaşlık hakkı olarak ortaya çıkan hak anlayışının giderek insanı önemsemesi ve insan hakkı olarak vurgulanması Hollanda’lı hukukçu Hugo Grotius (1583-1645)’un doğal hukuk kavramıyla gündeme geldi. Kilise otoritesinin çökmesi ve hükümdarların bağlı oldukları dinsel odakların giderek zayıflaması nedeniyle Orta Çağ öncesi doğal hukuk anlayışı önem kazandı. Grotius’un görüşleri Thomas HOBBES (1588-1679), John LOCKE (1632-1704) ve Jean Jacques ROUSSEAU (1712-1778) tarafından geliştirildi. Bu filozoflar insanın doğal durumundan ve doğal haklarından yola çıkarak, insan hakları için gerekli olan en uygun koşulları tartıştılar. Bu filozofların ortak noktası; insanların, toplum sözleşmesi olarak adlandırılan bir uzlaşma sonucunda kendilerini yönetme hakkını belirli bir güce (devlete) devredebilecekleri görüşüdür. Hobbes sözleşme öncesi ve sonrası doğal haklara, Locke mülkiyet hakkının tanınmasına, Rousseau ise temel hak ve özgürlüklerin korunmasına öncelik vermiştir.

Hukuk felsefeinde özgürlük sorununun gündeme gelmesiyle, toplumsal özgürlüklerin yanında kişisel özgürlükler de tartışma konusu olmuştur. Çağdaş hukuk felsefesinin en önemli kavramlarından biri olan kişi kavramı ilk kez Immanuel KANT (1724-1804) tarafından ele alınmıştır. Kant, ahlak felsefesinde tek insanın, kendi içinde özgürlük olanağı taşıyan bir varlık olduğunu savunur. İnsanlık ve tek insan ilişkisinden kişi kavramına ulaşan Kant, kişiyi hak ve ödev sahibi bir varlık olarak tanımlar. Kant’a göre kişi, bütün insanlığı kapsayan ödevlere uygun davranarak özgür ve ahlaklı olur. Böylece kişinin sahip olduğu haklar doğar. Kişi hakları ve temel özgürlük kavramları, Kant’ı dünya vatandaşlığı ve ebedi barış gibi hukuk felsefesinin önemli kavramlarını da ele almaya yöneltmiştir.

 

Okunma Sayısı: 165
Kategori: Mustafa HAYIRLI

Yazarın Diğer Yazıları

Sevda!

S e v d a ! Amerika Birleşik Devletleri’nde seçimleri Demokrat Parti kazandı ve Biden...

Modern Türkiye’nin Dayandığı Temel İlkeler

Avrupa’da 18. yüzyılda sanayi devrimi  ve 1789 Fransız İhtilali ülkelerin ekonomik, toplumsal ve siyasal yapılarını...

Tartışma : Bilgi Sorunu ve Filozofun Ozanlarla Söyleşisi (II)

Yöntemli bir düşünsel etkinlik ve disiplin (bilgi alanı) olarak ortaya çıkışından 2400 yıl sonra kuşkusuz...

Tartışma: Bilgi Sorunu ve Filozofun Ozanlarla Söyleşisi (I)

Tartışma : Bilgi Sorunu ve Filozofun Ozanlarla Söyleşisi (I) Felsefe, var olanlar üzerine düşünmektir.  Ancak...

Hukuk Felsefesi (III)

Çağdaş Hukuk Felsefesinin Öncüleri Bu bölümde günümüzün hukuk felsefesi anlayışının oluşmasına katkıda bulunan başlıca düşünürlerin...