”Güven, kırıldığında ses çıkarmaz; ama insanın içinden koca bir dünya sessizce çekilir. E.P.”
Benjamin Franklin’in sözü düşmüştü aklıma: “Kimseye ödünç kitap vermem. Çünkü ödünç kitaplardan bir kütüphane oluşturdum.”
Kendimle yüzleştim.
Kitabı verdiğime yanmıyordum. Yanmam da… Asıl huzursuzluğum minimal de olsa, kitabım bana geri döndüğünde, verdiğim çaba ve emeklerimeydi. Hem de değmeyen insanlara harcanan iyi niyetime karşılık.
Gereksiz harcama yalnızca para değildir; bazen ruhundan eksilir insan.
“Değseydi keşke…” dedim içimden.
İnsanı en çok yoran da niyetinin kirlenmesi, değil midir?
Arada kalmasın, kimse incinmesin diye, kitabı gönderdiğim kadını yakından tanıyan yazarı üçüncü gün aradım.
Aldığım yanıt… çirkindi. Hem de çıplak, arsız bir yalan:
“Kitabı sizden istemiş, siz de göndermek istememişsiniz.”
Bir an sustum. Yutkundum. Düşünce eleğimden geçirdim.
Bu neydi şimdi? Adı neydi bunun? Düpedüz yalan yahu!
Oysa adresini bana yazmıştı. “Pazartesi mutlaka kargoya veririm,” demiştim. Kanıt ortadaydı.
Mesajlarımızı kopyaladım, yazar beyefendiye ilettim. Ardından iki cümle yazdım:
“Yalan, benim kırmızı çizgimdir. O duyguya hiçbir borcum yoktur.”
Bu kez de kaçamak bir yanıt geldi:
“Acaba ben mi yanlış aktardım… Belki de öyle dememiştir.”
Anladım ki…
Her cümlemin içinden, haklı çıkma ihtimalini cımbızla çekip kendine yontuyordu.
İçimden geçirdim: Keşke güven duygusunu sıfırlayan bir tuş olsaydı…
Sonra keskinleştim. Şunu yazdım:
“Bakın, siz arada olmasaydınız bu kadar çaba göstermezdim. Bana insanlık borçlusunuz.”
Ne kadar da rahattı! Bir de yazmaz mı:
“Sizin için dua edeceğim. Onu bir kez daha ararım.”
İşte o an… Sinir, kelimelerime bulaşmasın diye mesajlaşmayı kapattım.
Bazen susmak, kendini korumaktır.
Derin bir nefes aldım. Giyindim. Sahile yürüdüm.
Deniz ve iyot… Her zaman kurtarıcımdı.
İnsanları hâlâ anlayamıyordum. Neden en çok iyi niyetlilere yüklenirlerdi?
Ufukta bakışlarım nokta olurken, akşam güneşi altın simlerini suya serpmişti. Yakamoz gibi pul pul ışıklar, dalga dalga kıyıyı yalıyordu. Gözlerimi kapadım. Denizin ciğerlerime sunduğu saf enerjiyi yudum yudum içtim.
Unuttum kitabı.
Unuttum yalanları.
Unuttum yapay sözleri.
Unuttum kötülükleri.
Eve döndüğümde arınmıştım.
Sonra… Instagram mesaj kutumda o kadının yazdığını gördüm:
“Kitabınız elime geçti. Evde değildim. Kargo şirketine gidip aldım.”
Fotoğrafını da eklemişti. Üstelik içine yazdığım ilk sayfanın fotoğrafını da…
Ve şu cümleyi:
“Tanrım, yüreğinize sert esen yazları dindirsin. Sevgiyle.”
Durup düşündüm.
İnsanı insan yapan, hatasız olması değildir. Gecikebilir. Unutabilir. Yanılabilir.
Ama…
Bir hafta boyunca mesajlarımı okuyup, “Kitabı istedim ama göndermek istemedi,” diye yalan söyleyip, beni yalancı durumuna düşürüp, sonra ne bir özür, ne bir teşekkür etmeyip… İşte bunu kabul edemedim.
Peki ben neden üzülmüştüm? Neden üç kilometre yürüyüp o kitabı hiç tanımadığım birine göndermiştim?
Cevabı acıydı: Sorumluluk duygum.
Yeni bir güven kaybı daha yaşamıştım. İyi niyetle gönderdiğim kitap, pişmanlığım olmuştu. Güven duygum can çekişmişti.
Neden mi?
Çünkü: Bendeki güven kaybı, birini kaybetmek değildi: Kendimden bir parçayı geri dönmemek üzere yitirmekti…
Tek tesellim, o kitabın bana geri dönmemesiydi.
İkisine de bir daha yazmadım.
Yeni tanıştığım o pişkin, çok bilmiş yazara tek kelime gönderdim:
“Elveda.”
Sonra engelledim.
Ve bastım: Sil tuşuna.
Çünkü bazı insanları hayatından çıkarmak değil, ruhundan silmek gerekir.
Emine Pişiren / Akçay
#eminepişiren
#eminepişireninanıları
#anılar
#hikayeler























