Kimi zaman insan sanki ruhuyla, adeta dürüst ve en sancılı hesaplaşma gereksinimi duyumsuyor. Az sonra yaşamın o ağır yükünü tek başına omuzlarında taşıyan bir insanın kendi içindeki ıssızlığını şeffaf ve net göreceksiniz.
Şöyle düşünelim:
Dünya, senin üzerine yıkılmasın diye her köşesine birer omuz vermişsin; gökyüzünü bile başkaları daha rahat yürüsün diye sırtında taşıyorsun.
Yıllar geçtikçe kemiklerin değil, asıl ruhun yoruluyor ama sen bu yorgunluğu büyük bir sabırla o kalın zırhın altına saklıyorsun.
Üstelik de başkalarının bahçesi kurumasın diye kendi pınarını son damlasına kadar tüketmişken.
Başkaları gülsün diye kendi kahkahalarını birer birer feda etmişsin.
Hatta, yüreğindeki o masum sevgiyi, dipsiz bir kuyuya atılan ekmek kırıntıları gibi dağıtmışsın.
Peki, gün batıp da gölgeler uzadığında ne kalıyor elinde?
Senin fırtınan koptuğunda, o sırtında taşıdığın kalabalıklar birer sis bulutu gibi dağılıveriyor. Yalnızlık, öyle koyulaşıyor ki, bir “İyi misin?” sorusu bile o boşlukta asılı kalıyor.
İşte o an, kalbinin ortasında bir uçurum açılıyor. Anlıyorsun ki, başkalarını taşırken aslında en büyük yükü kendi ruhuna bindirmişsin.
Onları yükseğe çıkarmaya çalışırken, sen kendi derinliğinde kaybolmuşsun. Kendi varlığını, başkalarının mutluluk inşaatında harç niyetine kullanıp tüketmişsin.
Şimdi dur ve biraz soluklan.
O uzun zamandır yabancı bir yüz gibi kaçtığın aynaların karşısına artık geçme vakti, gelmedi mi?
Tozlanmış camın ardındaki o yorgun ama vakur gözlerine lütfen bir kerecik olsun bak! Başkalarının hayat hikayesine figüran olmaktan vazgeçip, kendi masalının kahramanı olmayı denesene…
Belki de o aynanın sırrında, bunca yıl kalabalıklar içinde kaybettiğin o en değerli kişiyi, yani kendini yeniden bulabilirsin.
Ne dersin?
Yaralarını bir başkasının sarmasını beklemekten vazgeçip, kendi elinden tutmaya hazır mısın?
Haydi o halde..!
Emine Pişiren/Akçay













