Şeker kaşığı denildiğinde, ilk akla gelen, çay bardağına toz şekeri atmaya yarayan kaşıktır. Fakat şeker kaşığı; çocukluğumu çağrıştırır, o günlere döndüğümü belki okuyucu düşünemez.
Çocuk olma, emekleme, hayal kurma ve öğrenme isteğiyle, iyisiyle, kötüsüyle yaşanan günlerdi. O günlerde ailenin bütün fertleri olarak çalışıyorduk. Bugüne kadar da çalıştık ama büyük değişimler geçirmişiz de farkında değilmişim.
Köyde, “Kendine yeterli olma.” Anlayışıyla çalıştık ve geçimimizi sağladık. Ele muhtaç olmama başarısını gösterdik. Toprakla bütünleştik, gün geldi sebzelerle beraber olduk. İnekleri derede suladık, yıkadık ve karnını doyurduk.
Elde ettiğimiz ürünlerden sebze, yağ ve peyniri sattık. Çarşıdan, tuz, şeker ve gaz yağı satın aldık. Satın aldıklarımız gerekli olanlardı. Ne bir fazla ne de bir eksik. Şeker kaşığı da bir tane alınmıştı.
Şeker kaşığının kaybolması olay olmuştu. Kaşığı bulmak için seferber olduk. Aramaktan okula geç kaldım. Çünkü olay benim üzerimde kalmıştı. Şöyle ki, kaşık en son benim elimde görülmüştü. Bulana kadar evde hapis kalmıştım. Babam, “Aramaya gerek yok, yenisini alıp gelirim.” Demedi.
Düşünüyorum da dolapta en az on tane şeker kaşığı görüyorum. Kaybolmuş bir kaşığa karşılık, on tane kaşık. Her şey ona göre, değerlendirilirse, nasıl bir sonuca varabiliriz. Rahmetli büyüklerimiz, çıkıp gelseler cep telefonları, internet ve kablolu televizyon için ödenen paraları bilseler, herhâlde yaşamak istemezler. “Geldiğimiz yere gidelim.” Derler.
O günde iki göz kerpiç evimiz, bugün ne olduğunu bilemiyorum. Böyle bir bilgiyi yazmakla, sosyal yapı ve anlayışların geçirdiği değişime vurgu yapmak istiyorum.
Büyüklerimden aldığın terbiye ve ahlâk, devletin iğnesini dahi incitmemeydi. Çünkü onda tüyü bitmemiş yetimin de hakkı vardır idi. Yarın kiminle helâlleşeceksin. Anlayış buydu. Şeker kaşığı misali. Bugün, o da kızılay malı bütünüyle çalıyorlar da iç değil yan cebime koydular diyor. Bundan kötüsü, hoca denilen bir şempanzenin “Zaruret halinde devlet vatandaştan çalar.” Demesi.
Çocuklarımızın yaşantısına göre, geçirdiğimiz hayatımızı her şeye rağmen ideal kabul ediyorum. İdeal olan hayatımızda kimseye muhtaç olmadan, kendi yağımızla kavrulmak vardı.
Kerpiç evimizde yaşantımız doğal, güvenli, sağlıklı ve mutluydu. Başarma azmimiz üst seviyedeydi. Çünkü başarmak için çok çalışıyorduk. “Yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı.” Sloganımızdı.
Belki de yokluk çekiyorduk, farkında değildik. Çünkü yokluklar başarımıza engel değildi. Teknik alet diye bizleri bağımlı hâle getirememişlerdi. Aileden başlamak üzere bütün insanları seviyorduk. Yardımlaşmak, paylaşmak, iyilikte bulunmak, düşkünü ve kimsesizi gözetmeyi görev biliyorduk. Çünkü her sabahtan:
“Türküm doğruyum” diyorduk.
Bir tane şeker kaşığı almayı bilen babam, üç tanede, herkese birer tane de alabilirdi. “Fazlası israf” diyerek almazdı. Buradan yaşadığımız zihniyetin anlamak gerek. Bir de bugüne bakalım. İsraf, desinler, benlik ve gurur almış başını gidiyor. Acaba pislikler ne fetva veriyorlar. İnsan tek kelime iğreniyor, pisliklerden…
Bir tane şeker kaşığı ile yetinmeyi, yiyecek, giyecek ve ekip biçmede israf etmemeyi bilerek yaşadık.
Allah’a çok şükürler olsun.
Hasan TANRIVERDİ




















