Elma ağacına yaslanmış, kuşları, kara sinekleri ve arıları izliyordu. Değneğiyle elmalardan birini almaya çalıştı. Yere düşmüş elmaların kokusu, Nine’yi mutlu ediyor ve çürük elma bile hoş koku salıyordu.
Elmayı parçaladı ve bir küçük parçayı ağzına attı. Susuzluğumu giderir, dedi. Eve seslendi, rahatsız olmuştu. Omuzundaki şalı sıyrılmıştı. Evden gelen olmadı. Nereye gitmiş olabilirlerdi? Diye kendine sordu. Aklına gelen pazardı ve pazara sebze için gidebilirlerdi.
Nine’nin derisi kırış kırış ve damarları derinin üzerinde birbirine geçmiş, yollar halindeydi. Gözleri çukura batmış, bir burun ve çene kalmış, dişleri ağzını terk etmişti. Baş örtüsüne rağmen üşüyordu. Elinin titremesi değneğinden, fark ediliyordu.
Kara sinek ve arıları değneğiyle kovuyordu. Sinekler pek dinlemeseler de arılar bir daha kolaylıkla yaklaşmıyorlardı.
Nine yoldan geçenlere de seslenmiş fakat duyan olmamıştı. Eve çıkmanın yolunu bulmalıydı. Çünkü rahatsız olmuştu. Eskiden böyle miydim? Meyve ağaçlarının diplerini düzenler ve suyunu gübresini verirdim. Dökülen elmaları toplar, mereğe taşırdım. Şimdi ise yerdeki elmalara dahi ancak bakıyorum.
İçe çökmüş gözleri iyice küçülmüştü. Titreyen eliyle gözünü silmeye çalıştı. Birkaç defa direndi ve ayağa kalkamadı. Dizlerimin de gücü kalmadı, dedi.
Susamıştı ve üşüyordu. Her zaman üşüdüğünü söyledi ama bugün farklı titriyorum, dedi.
Yollar yapıldı, yürüyen kalmadı. Arabaların gürültüsü geçiyor, seslenen olmuyordu. Ne yapalım herkes işinin peşinde. Araba yolunun dağlara kadar gitmesi aklına, muhacirlik zamanının getirdi. Muhacirlikte çektikleri dillere destandı. Dağlara kaçmak ve mağaraya sığınmak işin çabasıydı. Buna rağmen patlayan bombalara karşılık, yerinin belli olmaması için ateş dahi yakamamışlardı.
Bombalar kulak tırmalıyor, moral bırakmıyor ve korku ruhumuza işliyordu. Mağara şartlarında her gün bir öncekine benziyordu. Aciz ve savunmasızdık. Kaslar kasılmış, çenelerimiz bile oynamıyordu.
Mağarada yiyecek büyük sorundu. Ateş ve duman korkusu, yerimizin açığa çıkması, başımızda bombanın acımasızca patlaması demekti. Duman işaret fişeği gibi bizleri kaygılandırıyordu.
Yoldan bağrışarak geçenlere Nine ses çıkartmadı. Çünkü onlara ses duyurmak mümkün değildi. Soğuk algınlığı, titremeyi tetiklemiş ve ağaca yaslanacak hali kalmamıştı. Bir yudum su gözümü açabilir, dedi.
Bulanık bir mantıkla gerçeklerden kopmuştu. Umutsuzluk zirve yapmış, kendini dağın doruğunda sanmıştı.
Nine çaresizdi, değneğine yaslandı. Yoldan geçenlere ümit bağlıyordu. Değneğine rağmen dengesini kuramıyordu. Denge durumu onun iyice rahatsız etti. Omuzuna vurup yere düşen elmaları sevmedi.
Ağacın dibinden, ayrılamadı. Yine de düşmemeye direndi. Meyve dökülüp Nine’nin başında patlıyordu. Öğleyin geçmişti. Yağmur ilk sinyalini vermişti.
Yağmur hınç alırcasına sağanağa dönüştü. Fakat bir aydır, bu topraklara damla su düşmemişti. Yağmurdan hiçbir yer görünmez olmuştu. Nine dayanamadı ve ağacın gövdesinden, yana yıkıldı. Bir el attı ve şalını bulamadı.
Düşen elmalardan korunmak için ellerini başının üzerine koymayı akıl etti.
Sağanak kararlıydı. Hızını kesmiyor ve Nine’yi görmüyordu. Aralıksız yağmur bahçeyi suya boğmuştu. Nine sessizliğini koruyordu. Gürleme ve şimşek Nine’nin yarı canını yakmıştı. Arada araba gürültüsü olsa da bahçeyle kimsenin ilgilenecek hali yoktu.
Nine elmanın dibinde uzanmış ve elindeki değneği artık titremiyordu.
Hasan TANRIVERDİ























