İslam düşünce tarihinin önemli isimlerinden
Seyyid Abdulkadir Geylani’nin çocukluğuna dair anlatılan bir kıssa vardır.
Küçücük bir çocuk…
Annesi yola çıkarken hırkasının altına 40 altın diker.
Ve bir nasihat bırakır:
“Ne olursa olsun yalan söyleme.”
Yol kesilir.
Eşkıyalar saldırır.
“Üzerinde ne var?” diye sorarlar.
Çocuk, “40 altınım var” der.
Altınları alırlar.
Şaşkınlıkla sorarlar:
“Söylemeseydin bulamazdık. Neden söyledin?”
Cevap nettir:
“Anneme söz verdim. 40 altın için sözümden dönmem.”
Bir çocuğun doğruluğu, bir eşkıya reisinin tövbesine vesile olur.
Bir çocuğun sözü, bir çetenin yönünü değiştirir.
Bugün biz hangi noktadayız?
Anlatılan tabloya bakarsanız;
refah içindeyiz.
Emekli mutlu.
Asgari ücretli rahat.
Kiralar makul.
Gençler iş buluyor.
Hastanelerde sıra yok.
Kadın cinayetleri neredeyse bitmiş.
Depreme dayanıklı konutlarda huzurla yaşıyoruz.
Masal gibi.
Sorun şu:
Bu masala inanmak için ya gerçeği görmemek ya da görmezden gelmek gerekiyor.
Gerçek ile anlatılan arasındaki uçurum büyüdükçe, toplumun vicdanı daralıyor.
Siyaset elbette iddia işidir.
Ancak iddia ile inkâr arasındaki çizgi çok incedir.
Kürsüden konuşmak kolaydır.
Alkış almak daha da kolaydır.
Zor olan, başı yastığa koyduğunda içinin rahat olmasıdır.
40 altınlık bir doğruluk sınavında biz ne yaparız?
Sözümüz mü ağır basar, çıkarımız mı?
Asıl mesele tam da budur.
Toplum için yola çıkanların bir kısmı, yolda bulduklarına değişiyor.
Ve her değişimde, güven biraz daha azalıyor.
Unutulmamalıdır ki;
seçmen hafızası sandıktan önce vicdanda çalışır.
Halk, yediği ayazı unutmaz.
Gerçek, eninde sonunda yüzeye çıkar.
40 altın bugün bir servet değildir.Ama doğruluk hâlâ paha biçilemezdir.
Ve belki de bu ülkenin en büyük ihtiyacı,
ekonomik reformdan önce
ahlaki cesarettir.























