Toplumların devletin egemenlik hakkını tanımasının yanında, güçlü bir sadakat kültürü geliştirmesi de devletin temel görevlerinden biridir. Devletin uygulamalarının toplum tarafından kabul görmesi; aidiyet, bağlılık ve güven duygusuna dayanır. Aksi takdirde devlet, hedeflediği politikaları hayata geçirmekte zorlanır. Bu nedenle devlet, toplum nezdinde belirli bir konumda tanımlanır ve bu konumlandırma doğrultusunda hareket eder.
Tarih boyunca devlet, toplumu koruyup kollayan bir ebeveyn olarak konumlandırılmıştır. “Devlet baba” ya da “devlet ana” kavramlarıyla, devletin bireylerden üstün bir konumda olduğu, sözünün dinlenmesi gerektiği ve karşılıklı bir bağlılık ilişkisinin bulunduğu vurgulanmıştır. Bu yaklaşımda birey, evlat; devlet ise koruyucu ebeveyn olarak görülmüştür. Böylece bireyin devlete karşı sorumluluk, sadakat ve bağlılık göstermesi gerektiği; devletin ise bireyi koruyup kollamakla yükümlü olduğu anlayışı yerleşmiştir.
Ancak zamanla, kötü yönetimlerin yol açtığı hatalı uygulamalar sonucunda farklı bir söylem ortaya çıkmıştır. Devletin adeta “18 yaşında bir genç” olduğu, bu nedenle hatalarının anlayışla karşılanması gerektiği telkin edilmiştir. Böylece devlet, bir yandan ebeveyn olarak konumlandırılırken diğer yandan sorumlulukları sınırlı bir genç gibi değerlendirilmiştir. Bu durum, devletin toplum nezdindeki konumunun zayıflamasına ve kavramsal bir karmaşanın ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Devlet, toplum nezdindeki konumlandırmasını kendi çıkarına göre değiştirir ve yönetim ilkelerinden saparsa, toplumun devlete duyduğu saygı zayıflar. Saygının zayıflaması ise huzursuzlukların başlangıcı olur. Bu süreç, kalkınmanın durmasına, toplumsal refahın azalmasına ve nihayetinde ekonomik olarak zayıf, hukuka güvenin azaldığı ve saygınlığı düşük bir devlet yapısına dönüşmeye neden olur.
Devlet ile toplum arasındaki bağın kurulmasında siyaset kurumu kritik bir rol oynar. Özellikle toplumun hoşnut olmadığı uygulamalarda sorumluluğun üstlenilmemesi ve bunun “devlet aklı” söylemiyle devlete yüklenmesi, güven kaybını arttırır.
Peki, yeni çağda devlet nasıl konumlandırılmalıdır? Koruyucu bir baba mı, merhametli bir ana mı, yoksa sorumlulukları sınırlı bir genç mi?
Bu sorunun cevabı: Hiçbiri olmalıdır. Çünkü yeni çağ, eski dönemlere ait bu tür konumlandırmaları geçersiz kılan yeni bir dünya düzeni ortaya koymaktadır. Bu nedenle devletin, çağın norm ve gerçekliklerine uygun şekilde yeniden tanımlanması gerekir.
Yeni çağda bir ülkenin süper güç olabilmesi için iç cephenin sağlam biçimde tahkim edilmesi şarttır. Bunun temelinde ise açıklık, dürüstlük ve güven yer alır. Gerçek dışı, abartılı ve algıya dayalı konumlandırmalar; iç cephenin güçlenmesini engeller. Devlet ile toplum arasındaki görev, yetki ve sorumluluklar açık biçimde tanımlanmalı, iletişim şeffaf bir zeminde yürütülmelidir. Aksi halde ortaya inandırıcılığı olmayan yapay bir ilişki çıkar.
Bu çerçevede devlet ile toplum arasında dengeli bir ilişki kurulmalıdır. Karşılıklı konumlandırma sağlıklı yapılmalı, güvene dayalı açık ve doğrudan iletişim esas alınmalıdır. Devlet; ne bir ebeveyn ne de sorumsuz bir gençtir. Devlet, topluma hizmet etmek üzere bir araya gelmiş bir organizasyon ve aynı zamanda iç cephenin başındaki unsurudur.
Toplum ise sorumluluklarının bilincinde olan, görevlerini yerine getiren ve ülkesinin çıkarları doğrultusunda hareket eden bir iç cephe unsurudur. Bu ilişkide temel eksen, ülke çıkarı olmalıdır. Hiçbir taraf çıkar çatışması ya da belirsizliği içine girmemeli, herkes görevini en verimli şekilde yerine getirmelidir.
Devlet, eski çağlardaki gibi mitlere, hikâyelere ya da destanlara konu edilen bir yapı değildir. “Kadim devlet” ya da “devlet aklı” kavramları; devlet içinde farklı ve kontrolsüz güç odaklarının bulunduğu yapılar anlamına gelemez ve gelmemelidir.
Gerçek anlamda kadim devlet; binlerce yıllık yönetim birikimini, toplumuna en iyi hizmeti sunacak şekilde kullanan devlettir. Kadimlik yalnızca tarihsel köklere dayanmaz; esas olan, vatandaşına sunduğu hizmet ve yerine getirdiği sorumluluklardır. Bu yükümlülükleri yerine getirmeyen bir devlet, ne kadar eski olursa olsun kadim olarak nitelendirilemez. Kadim devlet; siyasetin ve bürokrasinin sınırlarının net olduğu ve bu sınırların ihlal edilmediği bir yönetim anlayışına sahiptir. Bunun dışındaki söylemler gerçeklikten uzaktır.
Sonuç olarak, yeni çağda iç cephenin devlet öncülüğünde güçlü ve sürdürülebilir şekilde tahkim edilmesi hayati önem taşır. Bir ülkenin süper güç olabilmesi için öncelikle iç cephesini sağlamlaştırması gerekir. Bu da devlet ile toplum arasındaki ilişkinin, sağlıklı, şeffaf ve güvene dayalı temeller üzerinde inşa edilmesiyle mümkündür.















