Memleketimden insan manzaraları: 562
BOŞ PİTAK
Başlığı okur okumaz, “Ne demek bu?” diye sordunuz hemen; değil mi? Ben de bilmiyordum da kızımdan öğrendim. En iyisi o söylesin size, bunun ne olduğunu.
Arzunuz üzerine -bu hafta da- Dilem Gözde’nin Günce’sinden örnekler vereceğim. Hem de sözü hiç uzatmadan. İşte, ilk güncesi:
OKULLU KIZ
“Altı buçuk yaşında bir kızım ben. Büyük müyüm? Hayır!.. Ama sandığınız kadar da küçük değilim. Annem, “Güzel kızım, akıllı kızım!” diye sever beni. Güzel miyim, akıllı mıyım? Bilmem ama okullu bir kızım ben.
Okullu olmak, öğrenci olmak ne güzel! Ne güzel erkenden kalkmak her sabah! Arkadaşlarımı, öğretmenimi özleyerek okula doğru koşmak ne güzel!..
Anneme göre güzel ve akıllı bir kızmışım ben. Belki!.. Bana sorarsanız, okullu bir kızım ben.”
Şimdi sizin için seçtiğim ikinci güncede sıra:
DAĞ KEÇİSİ
“Hayda!.. İstanbul’da doğup büyümüş bir kız çocuğunun dağ keçisi ile ne ilgisi olabilir?” diyorsunuz; öyle mi? Yazan kişi açıklasın sorunuzu. Ben çıktım aradan:
“Cağaloğlu’ndaki, babamın adımı verdiği Dilem Yayınevine ne zaman gitsem, “Hadi baba, Gülhane Parkına!..” diye tuttururdum. “Tamam kızım, biraz sonra” derdi o ama bana göre o biraz sonra bitmezdi hiç. Babam unutmuştur diye, “Haydi baba!” der dururdum. İşi çok da olsa kırmazdı beni.
“Neden ille de Gülhane Parkı?” diyeceksiniz. Hayvanlar var çünkü orda. Bense çok severim hayvanları: Kediyi, köpeği, eşeği, atı, deveyi… Maymunu, aslanı, sincabı da severim; ceylanı, ördeği, fili de… Ama bir tanesi var ki, bir tanesi -aman ötekilere söylemeyin sakın- onu hepsinden çok severim.
Tavus kuşu diyeceksiniz, değil… Tavşan da papağan da sincap da değil… Dağ keçisini severim ben en çok. “Onca güzel hayvan varken, neden ille de dağ keçisi?” derseniz, söyleyeyim:
Hayır, hayır; boynuzu için değil… Çenesinin altında sallanan pek şirin küpeleri için de değil… Sesi de güzel, kendisine çok yakışan kılları da güzel. Kimi zaman ön, kimi zaman arka ayakları üzerinde zıplayışı da çok hoş. Fakat benim onu çok sevmemin nedeni bunlar değil.
Birçok hayvan çekindi, korktu benden. Bir kısmı yüzüme bile bakmadı. Gelmişim, gitmişim, seslenmişim; aldırmıyorlar hiç. Dağ keçisi onlar gibi değil. Elimi uzattım mı geliyor hemen. Sevdiriyor kendini. Yaprak versem alıyor, ot versem yiyor. Tazeymiş, bayatmış; yaşmış, kuruymuş demiyor. O benden korkmuyor, ben de ondan… Seviyorum onu. Bana öyle geliyor ki, o da beni seviyor.”
Gele gele geldik, “İlk Piyano Dersi”ne. Bu başlıkta neler anlatmış kızımız; bakalım:
İLK PİYANO DERSİ
Doktor amcanın kızı İlke abla ile tanıştım daha sonra. Güler yüzlü, nazik… Konuşması, yürüyüşü, bisiklete binişi bile güzel. Sevdim İlke ablayı. Hem ilkokula gidiyormuş hem konservatuvara… Yaz tatilinde bile piyano çalışıyormuş. O günden sonra İlke abla gibi olmak istedim ben de.
Babam Çemberlitaş’taki konservatuvara götürdü; birkaç kez. Piyano çalışan küçük kızları, abileri, ablaları izledik dakikalarca. Hoşuma gidiyordu piyano. Ben de çalmak istiyordum. “İyi bir öğretmen bulalım önce.” diyordu; annem, babam.
Aradılar taradılar, “Bulduk yarın gideceğiz.” dediler bir gün. Kim olduğunu da öğrendim. O yıllarda Bakırköy Merkez Lisesinde öğretmendi babam. Bir erkek arkadaşının müzik öğretmeni olan eşiymiş. Evlerinde piyano varmış. Bize de yakınmış evleri. Çok sevindim. İstiyordum ki yarın oluversin hemen.
Uyudum, uyandım. Yarın olmuştu işte. Ama o dedikleri saat gelmiyordu bir türlü. Neden sonra üçümüz birlikte çıktık evden. Yürüyerek gittik. Gerçekten de yakınmış bize. Görür görmez sevdim öğretmenimi. Niçin mi sevdim?
Hem güler yüzlüydü, hem güzel… Hem nazikti, hem kibar… En önemlisi o da beni sevdi. Nerden mi anladım bunu? Gözlerinden, bakışından… Hele hele sözlerinden… Artık bir öğretmenim vardı benin de. Hem de bir piyano öğretmenim!”
Ve bu haftanın son güncesi, söyleşimize de başlık olan sözcük:
BOŞ PİTAK
“Boş pitak nedir, bilir misiniz? Kusura bakmayın ama sanmam bileceğinizi. “Boş pitak diye bir şey yoktur kızım!” derseniz, haklısınız. Çünkü bu benim uydurmam. Anlatayım:
İki, iki buçuk yaşlarındayken, defteri “boş kitap” olarak düşünüp -kitap diyemezmişim de- “boş pitak” dermişim. Bence bir anlamı vardı; boş kitap sözünün. Büyüklerimiz bu boş kitaba niçin defter dediklerini de anlayamazdım.
Niçin deftermiş ki? Herkesin görüp bildiği gibi boş bir kitap değil miydi o? Doldurursanız içini yazıyla, kitap oluyordu. Sizi bilmem ama oldum olası ben hep sevdim kitapları.”
Evet… Bu haftaki söyleşimizi kızım Dilem Gözde doldurdu bu kez.
Sıkılmadığınızı umarım. Haftaya buluşmak dileği ve gönülden sevgilerle!..
Hüseyin ERKAN
0535 371 74 83
huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr






















