Bir zamanlar aynı apartmanın kapısını açarken birbirimize selam verirdik. Mahallede kimin başına ne geldiğini bilir, bir tabak yemeği paylaşmayı, zor durumda olana el uzatmayı hayatın doğal bir parçası sayardık. Bugün ise aynı binada yaşayan insanların birbirlerinin adını bilmediği, aynı masada oturanların gözlerini telefonlarından ayırmadığı bir dönemin içindeyiz.
Peki bizi birbirimizden uzaklaştıran ne?
Bu sorunun tek bir cevabı yok. Çünkü yaşadığımız uzaklaşma, yalnızca teknolojinin, ekonomik koşulların ya da değişen yaşam biçimlerinin sonucu değil. Asıl mesele, insan ilişkilerinin giderek daha fazla hız, çıkar ve bireysellik ekseninde şekillenmesi.
Modern hayat bize çok şey kazandırdı. Daha hızlı iletişim kuruyor, dünyanın öbür ucundaki insanlara saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Fakat iletişim imkânlarının artması, birbirimizi gerçekten anladığımız anlamına gelmiyor.
Bugün yüzlerce kişiye ulaşabiliyor, fakat yanı başımızdaki insanın derdinden habersiz yaşayabiliyoruz.
Aynı dünyada, farklı gerçekliklerde
Toplumları bir arada tutan yalnızca ortak bir coğrafya değildir. Ortak değerler, güven duygusu, dayanışma ve birbirini anlama çabası da en az bunlar kadar önemlidir.
Oysa giderek daha fazla kendi çevremize kapanıyoruz.
Sosyal medya algoritmaları bize çoğunlukla zaten düşündüğümüz şeyleri gösteriyor. Aynı fikirleri savunan insanlarla daha fazla karşılaşıyor, farklı düşünenlerle karşılaştığımızda ise onları anlamaya çalışmak yerine etiketlemeyi tercih ediyoruz.
Böylece toplum, farklılıkların birlikte yaşandığı bir alan olmaktan çıkıp birbirine benzeyen grupların yan yana bulunduğu bir yapıya dönüşüyor.
En tehlikelisi de burada başlıyor.
Çünkü bir insanı tanımadığımızda onun hakkında kolayca hüküm verebiliriz. Hayatını, kaygılarını, mücadelelerini ve hikâyesini bilmediğimiz insanları tek bir cümleyle değerlendirmek kolaydır.
Oysa tanımak, önyargının en güçlü panzehiridir.
Ekonomik kaygıların gölgesinde insan ilişkileri
Toplumsal uzaklaşmayı yalnızca kültürel değişimlerle açıklamak da eksik olur.
Geçim sıkıntısı, işsizlik korkusu, konut maliyetleri, geleceğe ilişkin belirsizlik ve sürekli artan hayat temposu insanların ruhsal enerjisini tüketiyor.
Günün büyük bölümünü geçimini sağlamak için harcayan insanın akşam eve döndüğünde komşusuyla sohbet edecek, arkadaşını arayacak veya ailesiyle uzun uzun konuşacak gücü kalmayabiliyor.
Hayat zorlaştıkça insanlar bazen paylaşmaktan önce kendi ayakta kalma mücadelesine odaklanıyor.
Bu durum zamanla toplumsal dayanışmayı zayıflatıyor.
Oysa dayanışma, yalnızca maddi yardım etmek değildir. Birini dinlemek, yaşlı bir komşunun kapısını çalmak, bir gencin kaygısını ciddiye almak, farklı düşüncedeki bir insanla konuşmayı göze almak da dayanışmadır.
En büyük mesafe, önyargının başladığı yerde oluşuyor
Bugün toplum olarak birbirimizi çoğu zaman gerçekten dinlemiyoruz.
Dinlemek için değil, cevap vermek için dinliyoruz.
Karşımızdaki cümlesini bitirmeden ne söyleyeceğimizi düşünüyor, onun görüşünü anlamaktan çok kendi görüşümüzü savunmaya hazırlanıyoruz.
Siyasette, sosyal medyada, aile içinde, iş hayatında hatta arkadaşlıklarımızda bile bu durumla karşılaşıyoruz.
Bir insanın bizimle aynı düşünmemesi, onun kötü niyetli olduğu anlamına gelmez.
Fakat farklılıkları tehdit olarak görmeye başladığımızda ortak yaşam kültürümüz zarar görür.
Toplumun gerçek gücü, herkesin aynı düşünmesinden değil; farklı düşünen insanların birbirine rağmen değil, birbirleriyle birlikte yaşayabilmesinden gelir.
Teknoloji suçlu mu?
Teknolojiyi bütün sorunların kaynağı ilan etmek kolaycılık olur.
Sorun telefonlarımızda değil, telefonların hayatımızdaki yerini nasıl belirlediğimizde.
Teknoloji doğru kullanıldığında insanları birbirine yaklaştırabilir. Uzakta yaşayan bir yakınımızla görüntülü konuşabilir, bilgiye ulaşabilir, dayanışma ağları kurabiliriz.
Fakat ekran, insanın gerçek hayattaki ilişkilerinin yerini almaya başladığında sorun ortaya çıkar.
Bir başkasının hayatını sürekli izlemek, onunla gerçekten bağ kurduğumuz anlamına gelmez.
Beğeni, paylaşım ve takip sayıları bize sosyal olduğumuzu hissettirebilir. Fakat insanın gerçek ihtiyacı çoğu zaman daha basittir:
Güvenebileceği birkaç insan.
Peki yeniden yakınlaşabilir miyiz?
Elbette.
Fakat bunun için önce sorunu kabul etmemiz gerekiyor.
Toplumsal bağların yeniden güçlenmesi yalnızca devletlerin, kurumların veya eğitim sisteminin görevi değildir. Bu mesele hepimizin sorumluluğudur.
Bir selamla başlayabiliriz.
Bir telefon açabiliriz.
Bir insanı dinleyebiliriz.
Bizden farklı düşünen birinin sözünü hemen kesmeden anlamaya çalışabiliriz.
Çocuğumuza yalnızca başarılı olmayı değil, iyi bir insan olmayı da öğretebiliriz.
Yaşlılarımızın tecrübelerine kulak verebilir, gençlerimizin kaygılarını küçümsemek yerine onları anlamaya çalışabiliriz.
Çünkü toplum dediğimiz şey soyut bir kavram değildir.
Toplum, biziz.
Bizi birbirimizden uzaklaştıran şey belki de yalnızca teknoloji, ekonomi, siyaset veya değişen yaşam biçimleri değildir. Bizi asıl uzaklaştıran, birbirimizi anlamak için harcadığımız çabanın azalmasıdır.
Oysa bir toplumun geleceğini belirleyen en önemli güçlerden biri, insanlarının birbirine ne kadar güvenebildiğidir.
Bugün yeniden sormamız gereken soru belki de şudur:
Yan yana mı yaşıyoruz, yoksa gerçekten birlikte mi yaşıyoruz?
Bu iki cümle arasındaki fark, aslında nasıl bir toplum olmak istediğimizin cevabını da içinde taşıyor.
Çünkü bazen bir toplumu değiştirmek için büyük sözlere gerek yoktur.
Birbirimize yeniden insan gibi bakmamız yeterlidir.
Sağlıcakla kalın.
Mehmet GÖKSELLİ
Editör-Yazar-Denetmen















