eskiden bir kişi çalışır,
bir ailenin bütün yükünü omuzlarında taşırdı.
baba ekmeğinin peşinde koşarken, anne evin sıcaklığını korur;
çocuklar da büyüklerin gölgesinde,
ailenin sevgisi ve terbiyesiyle büyürdü.
evde bir Dede bir Nine olurdu…
çocuk, yalnızca anne-babasının değil;
ailenin bütün büyüklerinin terbiyesinden geçerdi.
bir sofrada üç kuşak buluşurdu.
bir sözün anlamını dede’den,
bir sabrın kıymetini nine’den,
hayatın inceliklerini anne ve babadan öğrenirdi çocuk.
belki o hayatın da eksikleri vardı.
belki yoksulluk vardı,
imkânsızlık vardı,
sıkıntı vardı…
ama bir şey daha vardı:
aile vardı…
şimdi ise dönem değişti,❣️
zaman farklı yönden eğiriyor!
anne çalışıyor, baba çalışıyor…
yetmiyor; çocuk büyüdükçe o da hayatın ekonomik çarkına katılıyor.
herkes çalışıyor,
herkes koşuyor,
herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor.
evler büyüyor,
imkânlar çoğalıyor,
teknoloji gelişiyor…
peki ya huzur?
peki ya aile?
peki ya mutluluk?
bunca imkânın içinde neden insan kendisini daha yalnız hissediyor?
neden aynı evin içinde yaşayan insanlar,
birbirlerine her geçen gün biraz daha yabancılaşıyor?
demek ki mesele yalnızca geçim değil…
belki de asıl kaybettiğimiz şey,
birlikte yaşama kültürümüzdür…
elbette ailedeki çözülmenin tek sebebi bu değildir.
ekonomik şartlar,
sosyal medya,
tüketim kültürü,
bireyselleşme,
değişen değer yargıları
ve daha birçok etken bu çözülmede rol oynuyor.
fakat bütün bunların temelinde dikkat çekici bir dönüşüm var:
ailenin geniş aileden çekirdek aileye indirgenmesi…
dede’nin olmadığı,
ebe’nin olmadığı,
teyzelerin, amcaların, halaların, dayıların hayatın doğal parçası olmaktan çıktığı;
karı-kocanın ve çocukların,
çoğu zaman birbirine yetişmeye çalıştığı
daralmış bir hayat…
ve ardından hayatımıza bir başka kavram girdi:
kreş! kreşler…
kreşler elbette çalışan anne-babaların hayatını kolaylaştıran,
çocukların eğitimine ve sosyalleşmesine katkı sağlayan önemli kurumlar olabilir.
burada mesele kreşlerin varlığı değildir.
asıl mesele şudur:
çocuğun hayatında anne-babanın yerini ne kadar ve ne ölçüde başkalarına bırakıyoruz?
çünkü çocuk yalnızca büyütülmek istemez.
çocuk,
sevilmek ister.
sarılmak,
öpülmek,
koklanmak,
dinlenmek,
gözünün içine bakılarak konuşulmak ister…
bir çocuğun ruhu yalnızca yemekle,
oyuncakla,
eğitimle ve imkânla beslenmez.
çocuk, aidiyetle büyür…
bir evin kapısından içeri girdiğinde
“benim annem burada, benim babam burada…”
diyebilmenin güveniyle büyür.
bugün ise bazı çocukların hayatında
anne-baba işte,
dede-nine uzakta,
çocuk kreşte,
akşam olduğunda herkes yorgun…
sonra çocuk büyüyor.
ve biz ondan
sabır bekliyoruz.
saygı bekliyoruz.
sınırlarını bilmesini bekliyoruz.
söz dinlemesini bekliyoruz.
peki, ona bunları kim öğretti?
çocuğa özgürlük vermek güzeldir.
fakat özgürlük ile sınırsızlık aynı şey değildir.
çocuğa “sen özgürsün.” demek başka,
“ne istersen yapabilirsin,” demek başkadır.
özgürlük,
sınırları olmayan bir hayat değildir.
özgürlük;
sınırlarını bilerek yaşayabilmektir.
“hayır” kelimesini duyduğunda durabilmek,
başkasının hakkına saygı gösterebilmek,
isteğinin her zaman gerçekleşmeyeceğini öğrenebilmektir…
oysa bugün bazı ebeveynlerin dilinde başka bir cümle dolaşıyor:
“çocuktur, yapar!”
“bırak istediğini yapsın!”
“çocuk özgür yetişmeli!”
sonra çocuk büyüyor…
ama sınırları öğrenmeden büyüyor.
istediği olmayınca öfkeleniyor.
uyarılınca tepki gösteriyor.
sorumluluk verilince kaçıyor.
ve biz buna bazen
“özgüven” diyoruz…
oysa özgüven başka şeydir,
şımarıklık başka…
özgürlük başka şeydir,
sorumsuzluk başka…
sevgi başka şeydir,
her istediğini yapmak başka…
bir de bunun karşısında başka bir ebeveyn profili oluştu:
“ben yemedim, onlar yesin.”
“ben giymedim, onlar giysin.”
“ben yaşayamadım, onlar yaşasın.”
ve çocuk, sevgiyi sınırlarla değil,
imkânların sınırsızlığıyla tanımaya başladı.
her istediği alınan,
her davranışı hoş görülen,
her hatası “çocuktur” diye geçiştirilen çocuk;
hayatın gerçekleriyle karşılaştığında
neden zorlanıyor diye şaşırıyoruz.
çünkü hayat,
anne-baba kadar müsamahakâr değildir.
hayat her isteğe “evet” demez.
hayat bazen “hayır” der.
bazen bekletir.
bazen reddeder.
bazen kaybettirir.
bazen de insana,
hiç istemediği hâlde sabretmeyi öğretir.
işte aile, çocuğu hayata hazırlayan ilk okuldur.
aile yalnızca karın doyurulan bir yer değildir;
karakterin yoğrulduğu yerdir.
çocuğun ilk öğretmeni anne,
ilk otoritesi baba,
ilk dünyası ailedir.
dede ve nine ise bu dünyanın hafızasıdır.
onlar yalnızca yaşlı insanlar değildir.
onlar,
ailenin geçmişten geleceğe uzanan köprüsüdür.
bir ninenin anlattığı masal,
bir dedenin nasihati,
bir babanın susarak verdiği ders,
bir annenin şefkati…
bunların hiçbiri
bir ekranın,
bir oyuncağın,
bir kreş programının
ya da pahalı bir eğitimin bütünüyle yerini tutamaz.
çünkü kültür kitaplardan önce
insandan insana geçer.
ahlak,
nasihatlerden önce davranışlarla öğrenilir.
saygı,
“saygılı ol” denilerek değil,
büyüklerin birbirine gösterdiği saygıyı görerek öğrenilir.
merhamet,
anlatılarak değil,
yaşatılarak öğrenilir…
ve aile çözüldüğünde,
sadece bir ev dağılmaz.
bir kültürün zincirlerinden biri kopar.
bir nesil,
bir önceki nesilden aldığı emaneti
bir sonraki nesle eksik aktarır.
sonra toplum değişir.
önce evin dili değişir.
sonra sokağın dili…
sonra mahallenin…
sonra toplumun…
ve bir gün dönüp kendimize sorarız:
“biz nerede yanlış yaptık?”
belki de cevap çok uzaklarda değildir.
belki de cevap,
aynı evin içinde birbirimize ayırmadığımız zamanda…
çocuğumuzun başını okşamak yerine
eline tutuşturduğumuz telefonda…
birlikte yemek yemek yerine
herkesin ayrı bir ekrana baktığı sofrada…
dedeyi ve nineyi hayatımızın dışına ittiğimizde…
çocuğun her isteğine “evet” deyip
hayatın ona söyleyeceği “hayır”lara hazırlamadığımızda…
belki de modernleşirken
bazı değerlerimizi geride bıraktık…
şimdi daha çok kazanıyoruz,
daha çok tüketiyoruz,
daha çok imkâna sahibiz.
ama birbirimize daha az zaman ayırıyoruz.
daha çok konuşuyoruz,
ama daha az dinliyoruz.
daha çok iletişim kuruyoruz,
ama daha az temas ediyoruz.
daha çok özgürüz,
ama belki de birbirimize karşı
daha az bağlıyız…
öyleyse asıl soruyu yeniden sormanın zamanı gelmedi mi?
kültürel yozlaşma mı yaşıyoruz,
yoksa kültürümüzü yaşatacak aileyi mi kaybediyoruz?
çünkü aile kaybolursa,
sadece bir ev eksilmez.
bir çocuğun dünyası eksilir.
bir neslin hafızası silinir.
bir toplumun mayası bozulur…
ve unutmayalım:
toplum, sokakta başlamaz.
toplum evde başlar.
çocuğuna ne verdiysen,
yarının toplumuna onu miras bırakırsın.
o hâlde mesele yalnızca çocuk yetiştirmek değildir.
mesele, yarının insanını yetiştirmektir.
ve belki de bugün hepimizin kendimize sorması gereken en ağır soru şudur:
çocuklarımızı hayata mı hazırlıyoruz,
yoksa hayatın zorluklarından koruya koruya
onları hayata karşı savunmasız mı bırakıyoruz?
— Mehmet Ballı














