İnsan, başkalarının yırtıklarını onarırken kendi ruhundaki söküklerin kenarında öylece bekleyebilir. Birinin dağılan hayatını toplar, bir başkasının karanlığına kandil olur, kırılmış bir kalbin parçalarını avuçlarında birleştirmek için saatlerini harcar.
Söylenecek sözü bilir, tutulacak eli tanır, hangi yaranın üzerine hangi merhemin sürüleceğini sezebilir. Fakat sıra kendi yarasına geldiğinde, bütün bilgeliği birden susar. Sanki insanın kendi kalbine uzanan elleri, görünmez bir duvara çarpar. Başkasına gösterdiği şefkati kendisinden esirger, başkasına açtığı kapıyı kendi yüzüne kapatır.
Belki de insanın en tuhaf çelişkisi budur. Başkalarının karanlığında yolunu bulabilen ruh, kendi gecesinde yönünü kaybedebilir. Çünkü bazı yaralar, insanın ne bildiğini değil, kendisine ne kadar yaklaşabildiğini sınar.
Kendi söküğünü dikememek, yalnızca beceriksizlik değildir, bazen insanın kendisine fazla yakın olmasının doğurduğu bir körlüktür. Terzi, başkasının elbisesindeki yırtığı masaya yatırır, ipliğini seçer, iğnesini geçirir ve dikişin nereden başlaması gerektiğini görür. Fakat aynı yırtık kendi göğsünde açıldığında, kumaşın nerede bittiğini, yaranın nerede başladığını ayırt edemez.
Acı, görüş alanını daraltır, hatıralar, bugünün üzerine eski gölgelerini düşürür. İnsan kendi hayatına dışarıdan bakamadığı için çoğu zaman çözümün tam karşısında dururken bile onu göremez. Başkasına verdiği öğütler zihninde berrak bir su gibi akarken, kendi meselesinde aynı su bulanır, tortulanır, sessizce çekilir. Belki de bu yüzden insan, kendisine en yakın olduğu yerde kendisinden en uzak hâle gelebilir.
Başkalarını iyileştirmeye çalışan insanların içinde çoğu zaman adı konulmamış bir yorgunluk saklıdır. Herkesin yükünü taşıyan omuzlar, kendi ağırlıklarını bir kenara bırakmayı alışkanlık hâline getirir.
Bir dost ağladığında geceyi onunla paylaşır, bir yakını düştüğünde elinden tutar, bir yabancının çaresizliğini gördüğünde kendi imkânlarını seferber eder. Fakat kendi içinden bir ses yükseldiğinde onu susturmayı seçer: Şimdi sırası değil, biraz daha dayan, başkalarının sana ihtiyacı var!
Böylece insan, kendi acısını ertelenebilir bir meseleye dönüştürür. Oysa ertelenen acılar ortadan kaybolmaz, yalnızca ruhun kuytu odalarına taşınır. Orada sessizce birikir, bir gün en küçük sarsıntıda bütün kapıları aynı anda çalar. İnsan herkese yetişirken kendisine geç kalmıştır. Başkalarının yaralarına yetişen ayakları, kendi kalbinin eşiğinde yorulup kalmıştır.
Kendi söküğünü dikememenin ardında, insanın kendisine karşı taşıdığı acımasızlık vardır. Başkasının hatasını anlayışla karşılayan kişi, kendi hatasını yıllarca bir mahkûmiyet belgesi gibi göğsünde taşıyabilir. Bir dostun düşüşüne, insan olmanın kaçınılmaz bir parçası olarak bakarken kendi düşüşünü karakterinin eksikliği sayabilir.
Başkasına, “Herkes yanılabilir,” der, kendisine gelince geçmişin kapısını kapatamaz. Kendi kusurlarını affetmeyi zayıflık, kendisine merhamet etmeyi bencillik zanneder. Ruhunun söküklerini dikmek için iğneyi eline alacağı yerde, aynı yırtığın üzerinde durmadan düşünür, neden açıldığını, kimin açtığını, neden daha önce fark etmediğini sorgular. Oysa bazı yaralar, yalnızca anlaşılmayı değil, kabul edilmeyi de bekler. İnsan kendi eksikliğini düşman ilan ettiği sürece, onunla barışacak bir dil bulamaz.
İnsan ilişkilerinde de bu çelişkinin sessiz izleri vardır. Herkesin derdini dinleyen, çevresindeki insanları sakinleştiren, anlaşmazlıkları çözen biri, kendi ilişkisinde bir türlü doğru cümleyi kuramayabilir. Başkasına sınır koymayı öğütlerken kendisi incindiği hâlde susar, başkasına gitmesi gereken yerden gitmesini söylerken kendi kapısının önünde yıllarca bekler. Çünkü insan, kendi duygularının içindeyken yalnızca gerçeği görmez; korkularını, umutlarını, alışkanlıklarını ve kaybetme ihtimalini de görür.
Bir ilişkinin bitmesi gerektiğini aklıyla anlayabilir ama kalbi, alıştığı yalnızlığın bile yabancısı olduğu bir geleceğe geçmek istemez. Böyle zamanlarda insan, başkalarına dağıttığı cesaretin kendisine kalan son kırıntısını bile kullanamaz. Başkasının yolunu aydınlatan fener, kendi önünde birden sönebilir. Çünkü bilmek başka, bildiğinin gereğini kendi hayatında yerine getirmek başkadır.
Kendi söküğünü dikememek bazen insanlara yüklenen rollerin de sonucudur. Ailede güçlü olan, iş yerinde sorumluluk taşıyan, arkadaş çevresinde herkesin danıştığı kişi, zamanla kendi kırılganlığını gösterme hakkını kaybettiğini düşünebilir. Toplum, çoğu zaman güçlü insanın sessizliğini takdir eder; onun da yorulabileceğini, korkabileceğini, yardıma ihtiyaç duyabileceğini gözden kaçırır.
Erkeklerden sarsılmamaları, kadınlardan herkesi düşünmeleri, ebeveynlerden sürekli fedakârlık etmeleri, yöneticilerden her koşulda çözüm üretmeleri beklenebilir. Böylece insan, yalnızca başkalarının beklentilerini karşılamak için değil, kendisine biçilen rolü kaybetmemek için de acısını gizler. Bir süre sonra yardım istemeyi bilmez, derdini anlatırken özür diler, dinlenmeye ihtiyaç duyduğunda kendisini suçlu hisseder. Oysa güçlü görünmekle iyi olmak aynı şey değildir. Bazen en büyük cesaret, herkesin önünde ayakta durmak değil, birinin karşısında oturup “Ben de iyi değilim,” diyebilmektir.
Ne var ki insan, kendi söküğünü dikemediği için bütünüyle çaresiz sayılmaz. Belki de bazı yaralar, insanın tek başına ulaşamayacağı kadar derinde açılmıştır. Bu noktada bir dostun sözü, bir uzmanın rehberliği, bir terapistin dikkati ya da yalnızca yargılanmadan dinlenmenin verdiği güven, insanın kendisine yeniden yaklaşmasına yardımcı olabilir.
Yardım istemek, kendi hayatının sorumluluğunu başkasına devretmek değildir. Bazen sorumluluğun gereğini yerine getirmek için başka bir elin desteğini kabul etmektir. İnsan kendi sırtına yapışmış bir etiketi göremediğinde bir başkasının aynasına ihtiyaç duyabilir. Kendi sesini korkularının gürültüsünde işitemediğinde, sakin bir dinleyiş ona içindeki hakikati yeniden duyurabilir.
Her yarayı aynı yöntemle iyileştirmek mümkün değildir. Bazıları zamanla, bazıları yüzleşmeyle, bazıları da profesyonel destekle hafifler. Önemli olan, insanın kendisini onaramadığı anları bir yenilgi belgesi gibi taşımak yerine, iyileşmeye ihtiyaç duyduğunun işareti olarak okuyabilmesidir.
İnsanın kendisine yapabileceği en büyük iyilik, her şeyi tek başına çözmek zorunda olmadığını anlamaktır. Hayat, bütün dikişleri kendi başına atabilenlerin değil, nerede duracağını, ne zaman yardım isteyeceğini ve hangi yarayı artık kanatmamayı öğrenenlerin de yoludur.
Kendine merhamet etmek, her davranışını haklı bulmak değildir Kendi yanlışlarını görebilecek kadar dürüst, onlarla yaşayabilecek kadar sabırlı ve onları değiştirebilecek kadar cesur olmaktır. İnsan bazen kendi söküğünü dikmek için önce iğneyi elinden bırakmalıdır. Biraz dinlenmeli, yarasının başında kendisini suçlamadan oturmalı, yıllardır başkalarına söylediği o şefkatli cümleleri kendisine de söylemelidir.
Ruh, yalnızca çözümle değil, anlaşılmakla da iyileşir. Ve insanın kendisiyle kurduğu ilişki, bütün diğer ilişkilerinin sessiz temelidir. O temel çatladığında başkalarına kurduğu köprüler de yorulur.
İnsan anlar ki kendi söküğünü dikememek, hayatın ona verdiği en acı derslerden biri olduğu kadar en sahici davetlerinden de biridir. Başkalarının yaralarını sararken kendisini unutmuşsa, artık kendi kalbinin kapısını çalma vakti gelmiştir.
Hep başkalarının fırtınasında şemsiye olmuşsa, bir gün kendi yağmurunun altında durmayı da öğrenmelidir. Herkesin yarım kalan cümlesini tamamlamaya çalışırken kendi hikâyesini suskunluğa mahkûm etmemelidir. İnsan, başkalarına verdiği merhametten kendisine de bir pay ayırmadıkça iyiliğin içinde bile eksilebilir.
Belki de bütün mesele, söküğün hiç açılmaması değil, açıldığında kendinden utanmadan, yarasını inkâr etmeden ve gerektiğinde bir el uzanmasını beklemekten korkmadan yaşayabilmektir. İnsan bazen başkalarının yaralarını sararak iyileşir ama kendisini iyileştirmeye, kendi yarasının da şefkate lâyık olduğunu anladığı gün başlar.















