İnsan, ne zaman kendi hayatını yaşamayı bırakıp başkalarının gözündeki hâline yaşamaya başlar?
Belki de çağımızın en görünmez bağımlılıklarından biri budur: Beğenilme ihtiyacı.
İnsan elbette görülmek, kabul edilmek ve değerli hissetmek ister. Bu, insan olmanın doğal taraflarından biridir. Çocukluğumuzdan itibaren bir başkasının bakışında kendimizi anlamaya çalışırız. Bir tebessüm, bir takdir sözü, bir “aferin” bizi büyütür.
Fakat doğal olan ihtiyaç, hayatın merkezine yerleştiğinde başka bir şeye dönüşür.
Artık mesele değer görmek değil, değerli olduğumuzu sürekli kanıtlamaktır.
Ve insan, tam da o noktada özgürlüğünden küçük parçalar vermeye başlar.
Kendimiz olmaktan önce kabul edilmeyi seçiyoruz
Günümüzde insan yalnızca çevresindeki insanların değil, görünmeyen ve çoğu zaman tanımadığı binlerce insanın da bakışları altında yaşıyor.
Bir fotoğraf paylaşıyoruz.
Kaç kişi beğendi?
Bir fikir söylüyoruz.
Nasıl karşılandı?
Bir başarı elde ediyoruz.
Kimler tebrik etti?
Bir şey satın alıyoruz.
Başkaları ne düşündü?
Bir hayat yaşıyoruz.
Peki, gerçekten bizim hayatımız mı?
Sosyal medya bu ihtiyacı yaratmadı. Fakat onu ölçülebilir, görünür ve sürekli hâle getirdi.
Eskiden insan birkaç kişinin onayını arardı. Bugün ise yüzlerce, hatta binlerce insanın tepkisini aynı anda takip edebiliyor. Beğeniler, yorumlar, takipçi sayıları ve görüntülenmeler, insanın kendi değerini dışarıdan ölçmeye çalıştığı küçük birer göstergeye dönüşebiliyor.
Böylece kişi, farkında olmadan kendisine şu soruyu sormaya başlıyor:
“Ben bunu gerçekten istediğim için mi yapıyorum, yoksa beğenileceğim için mi?”
Bu soru, modern insanın kendisiyle yapabileceği en dürüst yüzleşmelerden biridir.
Beğenilmek ile değerli olmak aynı şey değildir
Belki de en büyük yanılgımız burada başlıyor.
Beğenilmek, değerli olmak değildir.
Bir insanın herkes tarafından beğenilmesi mümkün olmadığı gibi, değerli bir insanın herkes tarafından beğenilmesi de gerekmez.
Tarihin, sanatın, bilimin ve düşüncenin gelişimine baktığımızda önemli dönüşümlerin çoğunun başlangıcında çoğunluğun alkışı yoktur. Yeni bir fikir çoğu zaman önce anlaşılmaz. Farklı bir duruş önce yadırganabilir. Alışılmışın dışına çıkan insan, bir süre yalnız kalabilir.
Çünkü toplumun beğenisi çoğu zaman değişimin değil, aşinalığın yanındadır.
Oysa gelişmek, her zaman aşina olanın sınırları içinde gerçekleşmez.
Kendi hayatını kurmak isteyen insanın zaman zaman “hayır” diyebilmesi, eleştirilmeyi göze alabilmesi ve gerektiğinde yalnız kalabilmesi gerekir.
Çünkü özgürlük, herkesin sizi onaylaması değildir.
Özgürlük, onaylanmadığınız hâlde kendiniz olarak kalabilmektir.
“Hayır” diyemeyenlerin sessiz yorgunluğu
Beğenilme ihtiyacının esiri olan insanın hayatında dikkat çekici bir başka durum vardır: Sürekli uyum sağlamak.
İstemediği davete gider.
Katılmadığı fikre sessiz kalır.
Kırılmamak için susar.
Yanlış anlaşılmamak için kendisini açıklamaya çalışır.
Başkalarının beklentilerini karşılamak uğruna kendi ihtiyaçlarını erteler.
Ve zamanla çok garip bir şey olur:
İnsan herkes tarafından sevilebilir görünürken, kendisine yabancılaşmaya başlar.
Çünkü sürekli başkalarının beklentilerine göre şekil alan bir insanın, bir süre sonra kendi sesini duyması zorlaşır.
“Ben ne istiyorum?” sorusu, yerini “Benden ne bekleniyor?” sorusuna bırakır.
Bu yalnızca bireysel bir mesele değildir. Aile ilişkilerinden iş hayatına, siyasetten eğitime, sosyal medyadan tüketim kültürüne kadar uzanan geniş bir toplumsal boyutu vardır.
Çünkü beğenilme arzusu, yalnızca psikolojik bir ihtiyaç değil; aynı zamanda ekonomik ve kültürel sistemlerin de besleyebildiği güçlü bir motivasyondur.
Görünür olmak, var olmak değildir
Dijital çağın bize sunduğu en büyük yanılsamalardan biri de görünürlük ile varoluşu birbirine karıştırmamızdır.
Daha çok görünmek, daha değerli olduğumuz anlamına gelmez.
Daha çok takip edilmek, daha çok anlaşılmak değildir.
Daha fazla alkış almak, daha anlamlı bir hayat yaşadığımızı göstermez.
Hatta bazen tam tersi olabilir.
İnsan başkalarının bakışını yönetmeye o kadar fazla enerji harcar ki kendi iç dünyasını ihmal eder.
Nasıl göründüğüne odaklanırken nasıl hissettiğini unutabilir.
Ne söylediğinin beğenilip beğenilmeyeceğini düşünürken gerçekten ne düşündüğünü kaybedebilir.
Ve sonunda ortaya dışarıdan kusursuz görünen, içeride ise sürekli onay bekleyen bir hayat çıkar.
Kusursuz görünme baskısı
Modern insanın bir başka çıkmazı da budur:
Hep iyi görünmek.
Başarılı görünmek.
Mutlu görünmek.
Güçlü görünmek.
Zengin görünmek.
Genç görünmek.
Her şey yolundaymış gibi görünmek.
Oysa hayatın doğası kusursuz değildir.
İnsan bazen başarısız olur.
Bazen yanılır.
Bazen üzülür.
Bazen kaybeder.
Bazen hiçbir şey yapmak istemez.
Bazen yalnız kalır.
Bunların hiçbiri insanı değersiz kılmaz.
Fakat sürekli beğenilmek isteyen kişi, kendi kusurlarını bile saklaması gereken bir tehdit gibi görmeye başlayabilir.
Böylece gerçek hayat ile sergilenen hayat arasında bir mesafe oluşur.
Ve o mesafe büyüdükçe insanın iç huzuru azalır.
Olgunluk, herkes tarafından sevilmemeyi kabul etmektir
Belki de yetişkinliğin en önemli kazanımlarından biri budur:
Herkes tarafından sevilmek zorunda olmadığımızı anlamak.
Her insan bizi yanlış anlayabilir.
Birileri bizi eleştirebilir.
Birileri bizimle aynı fikirde olmayabilir.
Birileri bizi tercih etmeyebilir.
Birileri bizi hiç sevmeyebilir.
Bunların hiçbirisi tek başına bizim değerimizi belirlemez.
Çünkü insanın değeri, başkalarının anlık kanaatlerinden daha büyüktür.
Bu nedenle olgunluk, herkesi memnun etmeye çalışmaktan vazgeçip değerlerimizle uyumlu yaşamayı öğrenmektir.
Bazen “hayır” diyebilmek.
Bazen açıklama yapmamak.
Bazen alkış beklemeden çalışmak.
Bazen kimsenin görmediği bir iyiliği yapmak.
Bazen paylaşmadan yaşamak.
Bazen yalnızca kendimiz bildiğimiz bir başarıyla yetinmek.
İşte bunlar, insanın dışarıdan içeriye doğru yaptığı yolculuğun işaretleridir.
Kendimize şu soruyu sormalıyız
Belki bugün kendimize tek bir soru sormamız yeterlidir:
“Kimse görmeyecek olsaydı yine bunu yapar mıydım?”
Cevap “evet” ise, orada bize ait bir şey vardır.
Ama cevap sürekli “hayır” oluyorsa durup düşünmek gerekir.
Çünkü insanın gerçek özgürlüğü, başkalarının gözünden tamamen kurtulmak değildir. Böyle bir hayat zaten mümkün değildir.
Özgürlük; başkalarının bakışını dikkate alırken kendi bakışımızı kaybetmemektir.
Takdir edildiğimizde şımarmamak, eleştirildiğimizde yıkılmamak.
Alkış geldiğinde kim olduğumuzu unutmamak, alkış gelmediğinde de kim olduğumuzu hatırlamak.
Dolayısıyla belki de hayatın en büyük başarılarından biri, herkesin sizi beğenmesini sağlamak değildir.
Kendinizden utanmadan, başkalarının onayına mahkûm olmadan ve sürekli bir izleyici kitlesine kendinizi ispat etmeye çalışmadan yaşayabilmektir.
Çünkü insanın gerçek değeri, kaç kişinin onu alkışladığında değil; kimse alkışlamazken ne yaptığıyla da ilgilidir.
Bir gün telefonlarımız susacak.
Bildirimler bitecek.
Beğeniler kaybolacak.
Kalabalıklar dağılacak.
Ve geriye yalnızca insanın kendisiyle kurduğu ilişki kalacak.
O gün geldiğinde önemli olan, kaç kişinin bizi beğendiği değil, kendimize ne kadar yabancılaşmadan yaşadığımız olacaktır.
Belki de özgürleşmenin ilk adımı şudur:
Herkesin bizi sevmesini istemekten vazgeçmek ve kendimiz olmaya cesaret etmek.
Mehmet GÖKSELLİ
Editör-Yazar-Yayın Kurulu Üyesi-Denetmen














