Toplumda artan tahammülsüzlük, yalnızca insanların birbirine karşı sabrını yitirmesi değildir. Asıl mesele, farklılıklarla birlikte yaşama kültürümüzün giderek aşınmasıdır.
Eskiden bir tartışmanın sonunda “Her insanın bir fikri vardır” diyerek yolumuza devam edebiliyorduk. Bugün ise çoğu zaman karşımızdakinin farklı düşünmesini, farklı yaşamasını, farklı inanmasını ya da farklı bir hayat tercihi yapmasını kişisel bir tehdit gibi algılıyoruz.
Bir trafik ışığında birkaç saniye beklemek zor geliyor. Bir başkasının sözünü tamamlamasını bekleyemiyoruz. Sosyal medyada aynı fikirde olmadığımız birini dinlemek yerine onu susturmayı tercih ediyoruz. Aile içinde, iş yerinde, siyasette, mahallede ve hatta gündelik arkadaşlıklarımızda bile “benim gibi düşünmüyorsan karşımdasın” anlayışı daha görünür hale geliyor.
Peki neden?
Sabır neden azalıyor?
Tahammülsüzlüğün tek bir nedeni yok. Ekonomik kaygılar, gelecek endişesi, yoğun çalışma temposu, sosyal medya alışkanlıkları, kutuplaştırıcı iletişim dili, bireyselleşme ve güven duygusundaki aşınma birbirini besleyen bir tablo oluşturuyor.
İnsan sürekli ekonomik ve sosyal baskı altında yaşadığında, gündelik hayatın küçük problemleri bile olduğundan daha büyük algılanabiliyor. Geçim sıkıntısı yalnızca cüzdanı değil, insanın psikolojik dayanıklılığını da etkiliyor. Geleceğe ilişkin belirsizlik arttıkça insanların hata payı daralıyor; sabır eşiği düşüyor.
Ancak meseleyi yalnızca ekonomik şartlarla açıklamak da eksik kalır.
Çünkü bugün tahammülsüzlüğün en güçlü üretim alanlarından biri dijital dünya.
Sosyal medya bize çoğu zaman düşüncelerimize benzeyen insanları gösteriyor. Böylece kendi görüşümüzü tekrar tekrar duyuyor, farklı fikirlerle karşılaşma ihtimalimizi azaltıyoruz. Sonunda farklı düşünceyle karşılaşmak, doğal bir hayat deneyimi olmaktan çıkıp rahatsız edici bir “istisna” haline geliyor.
Üstelik dijital ortamda en çok dikkat çeken içeriklerin önemli bir bölümü öfke, çatışma ve tepki üzerinden şekilleniyor. Sakin bir düşünce, çoğu zaman bağıran bir cümle kadar görünür olamıyor.
Bu durum yalnızca iletişim biçimimizi değil, düşünme biçimimizi de değiştiriyor.
Farklılıkla karşılaşmayı unuttuk
Bir toplumun demokratik olgunluğu yalnızca seçim sandığıyla ölçülmez.
Asıl sınav, insanın kendisi gibi düşünmeyen kişiyle karşılaştığında ne yaptığıdır.
Farklı bir görüş duyduğunda dinleyebiliyor mu?
Yanlış bulduğu bir düşünceyi hakaret etmeden eleştirebiliyor mu?
Kendi doğrularından vazgeçmeden başkasının da farklı düşünme hakkını kabul edebiliyor mu?
Bu soruların yanıtı, toplumsal tahammülümüzün gerçek göstergesidir.
Çünkü hoşgörü, herkesin bizimle aynı fikirde olması değildir. Tam tersine, aynı fikirde olmadığımız insanlarla birlikte yaşayabilme becerisidir.
Bugün ise farklılıkların çoğunu bir zenginlik olarak değil, bir tehdit olarak algılama eğilimindeyiz.
Siyasette farklı görüş, “karşı taraf” oluyor.
İş hayatında farklı yöntem, “engel” olarak görülüyor.
Aile içinde farklı yaşam tercihi, “yanlış” kabul ediliyor.
Sosyal medyada farklı düşünce, çoğu zaman tartışılacak bir fikir değil, saldırılacak bir kimlik haline geliyor.
Böyle bir ortamda insanlar birbirlerini anlamaya değil, birbirlerini yenmeye çalışıyor.
Dil sertleşince toplum da sertleşiyor
Toplumların ruh hali, kullandıkları dilden bağımsız değildir.
Sürekli suçlayan, küçümseyen, aşağılayan ve karşı tarafı düşmanlaştıran bir dil zamanla gündelik hayatın normaline dönüşür.
Bir süre sonra insanlar fikirleri değil, insanları tartışmaya başlar.
“Bu düşünce doğru mu?” sorusunun yerini “Bunu kim söylüyor?” sorusu alır.
Oysa sağlıklı bir toplumda fikir ile kişi birbirinden ayrılabilir.
Bir insanın düşüncesini yanlış bulabiliriz. Onunla sert biçimde tartışabiliriz. Hatta savunduğu fikre bütünüyle karşı çıkabiliriz.
Ama bütün bunları yaparken karşımızdaki insanın onurunu koruyabilmek zorundayız.
Çünkü tartışma kültürü kaybolduğunda geriye yalnızca çatışma kalır.
Tahammül zayıflarsa güven de zayıflar
Tahammülsüzlüğün belki de en tehlikeli sonucu, toplumsal güveni aşındırmasıdır.
İnsanlar birbirlerine güvenmedikçe daha fazla savunmaya geçer. Daha fazla savunmaya geçtikçe karşısındakini daha büyük bir tehdit olarak görür. Tehdit algısı büyüdükçe tahammül azalır.
Böylece bir kısır döngü oluşur.
Oysa toplumsal hayat, yalnızca kurumlarla değil, görünmez güven bağlarıyla da ayakta durur.
Komşuya güvenmek…
Sırada bekleyen insanın hakkına saygı göstermek…
Trafikte diğer sürücünün de insan olduğunu hatırlamak…
Bir tartışmada karşımızdakinin sözünü kesmemek…
Bunlar küçük davranışlar gibi görünür. Fakat toplum dediğimiz büyük yapı, tam da bu küçük davranışların toplamından oluşur.
Çözüm, birbirimize daha fazla “hak vermek” değil; birbirimize daha fazla alan açmak
Tahammül, pasif bir katlanma biçimi değildir.
Tahammül, farklılıkların varlığını kabul ederek ortak yaşam alanı oluşturabilmektir.
Bunun için öncelikle iletişim dilimizi yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Çocuklara yalnızca “doğruyu” öğretmek yerine, farklı düşünen insanı dinlemeyi de öğretmeliyiz.
Okullarda yalnızca akademik başarıyı değil, tartışma ve dinleme kültürünü de güçlendirmeliyiz.
Medyanın dili, çatışmayı büyütmek yerine meseleyi anlamaya yardımcı olmalı.
Sosyal medya kullanıcıları ise her tepkinin verilmesi gereken bir savaş olmadığını hatırlamalı.
Ve belki de en önemlisi, yetişkinler çocuklara davranışlarıyla şu mesajı verebilmeli:
Farklı olmak, düşman olmak değildir.
Birbirimizi ikna etmek zorunda değiliz
Toplum olarak önemli bir yanılgımız var: Her tartışmanın sonunda karşımızdaki insanı ikna etmek zorunda olduğumuzu düşünüyoruz.
Oysa birlikte yaşamanın şartı, herkesin aynı düşünmesi değildir.
Bazen konuşuruz ve anlaşamayız.
Bazen aynı olaya farklı pencerelerden bakarız.
Bazen karşımızdaki insanın tercihlerini anlamasak bile ona saygı göstermeyi seçeriz.
Olgunluk tam da burada başlar.
Çünkü demokratik ve çoğulcu bir toplum, herkesin aynı düşündüğü toplum değildir. Farklı düşüncelerin şiddete, hakarete ve düşmanlığa dönüşmeden yan yana durabildiği toplumdur.
Bugün ihtiyacımız olan şey, birbirimizi susturmak değil; birbirimizi dinleme kapasitemizi yeniden inşa etmektir.
Daha yüksek sesle konuşmaya değil, daha dikkatli dinlemeye ihtiyacımız var.
Daha fazla öfkeye değil, daha fazla muhakemeye…
Daha fazla taraf olmaya değil, daha fazla insan olmaya…
Çünkü bir toplumun gerçek gücü, üyelerinin ne kadar aynı olduğuyla değil, farklılıklarına rağmen ne kadar birlikte yaşayabildiğiyle ölçülür.
Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en basit soru şudur:
“Ben haklı mıyım?”dan önce, “Karşımda bir insan olduğunu hatırlıyor muyum?”
Bu sorunun cevabı, yalnızca kişisel ilişkilerimizi değil, toplum olarak geleceğimizi de belirleyecek.
Mehmet GÖKSELLİ
Editör-Yazar-Yayın Kurulu Üyesi-Denetmen














