Bir baharı daha geride bırakıyoruz. Biraz buruk biraz tatsız salgından dolayı tabi.
Ne güzeldir bahar mevsimi, kışın bitmesini, tabiatın uyanmasını, bitkilere can suyunun yürümesini ipil ipil, sonra binbir çayır ve çiçeğin size yeniden bir kere daha merhaba demesini görmek nasıl da güzeldir değil mi?
Tazelenir insan baharda, yenilenir toprakana, yaprak bebeyle birlikte.
Hele bir de Nisan yağmurları vardır çisil çisil ipek gibi yağan. Saçlara ve gönüllere iyi geldiği söylenen. Yağdıkça rahmet, afatsız sakin sakin bolluğu ve bereketiyle mis gibi kokutur toprağı, toprağın bu güzel kokusunu alan bitki tohumları, börtü böcekler başkaldırıverir toprağın altından yavaş yavaş. Serçe de suyunu içer tabi alır nasibini Nisan yağmurlarından.
Ne güzel yıkar rahmet kâinatı bütün pislikleriden, lıkır lıkır içer toprak suyu daha yeşil otlar, daha tatlı meyveler, daha renkli çiçekler vermek için.
İşte böyle yakışır birbirine bahar, yağmur, rahmet, toprak, çimen çiçek, kuzu, çocuk.
Bu Nisan da salgın nedeniyle sefasını süremedik yine yağmurun ve baharın doya doya.
Zaten yağmurlar da az yağdı onu da küstürdük zahir hoyratlıklarımızla. Az da olsa yağıyor şükür o da çimen, çiçek, çocuk, serçe ve kuzu hatırına kesin.
Yıllar evvel Ankara’da Kızılay’da alışverişteydik bayram yakındı, o mağaza senin bu mağaza benim oğluma kot pantolon arıyordum bayramlık, bir yağmur başladı, arkasından dolu yağdı herbiri ceviz iriligindeydi doluların, sırtımda deri ceket olmasına rağmen dolu düştüğü yerleri acıyordu. Ortalık karıştı, trafik aksadı, araçlar sularını yayalara sıçrattı bir karışıklık bir keşmekeş.
Meşhur tabirle iliklerimize kadar ıslandık, otobüs gelmez, taksi durmaz sormayın, saatler sürdü eve gelmemiz.
Dolunun yağmuru çok soğuk oluyor, saatlerce ıslak giysilerle durunca da üsütmüş çok şiddetli bir rahatsızlık geçirmiştim.
Aylar sürmüştü tedavim. Şimdi birçok hastane gibi tarumar edilen Beşevler İl Millî Eğitim Müdürlüğü yerleşkesi içinde Öğretmenler Dispanserindeki oldukça tecrübeli ve yetkin bir hekimimiz tedavi edip kurtarmıştı beni bu rahatsızlıktan.
Öyle birkaç damlalık birkaç dakikalık bir ıslanma değildi bu, deli gibi ani derler ya iliklerimize kadar ıslandık o gün bir Ankara yağmuruyla.
Söz yağmurdan açılınca yürekler susmaz. Hepimizin yağmur hatıraları vardır sırılsıklam. Ben de birkaçını hatırladım birden. İlki buydu.
İkincisi ise iki bin on senesinde Erzurum semalarından yağmıştı bir yağmur üstümüze üstümüze ve dahi saçlarıma ve gönlüme.
Yurtdışı görevine uyum semineri için gitmiştik. İlk kez gördüm Erzurum’un o eşsiz doğa ve tarih güzelliklerini, ilk kez yerinde tattık oranın o güzel güzel yemeklerini.
Önce onca tatil kenti duruken önceki yıllardaki gibi oralarda değil de neden taa Erzurum’da yapılıyor ki seminer demiştik, lakin sonra gezip görünce şehri ve güzelliklerini bir bir iyi ki dedik burada olmuş seminer.
Tortum’da gürül gürül gürüldedik, Tabyalarda hem ağladık hem güldük, tespihler aldık Taşhan’dan.
İşte tam da bin bir kişinin doldurduğu Tashan’dan güç bela üç tespih alıp kalabalıktan bunalıp Taşhan’ın önüne kendimi attığımda yakaladı yağmurun rahmeti bereketi bizi.
Alışveriş yerlerinde fazla durmayı sevmem pazarlarda da, bir yerden alacağımı alır çıkarım, fazla ince eleyip sık dokumadığımdan mıdır nedir çok da güzel şeyler çıkıverir karşıma.
Saatlerce gezenler ‘sen bunu nerden aldın, biz göremedik’ derler hep.
Hava günlük güneşlikti pırıl pırıl, hiç de bozmadı kendini asmadı suratını, çatmadı da kaşlarını kara bulutlarla gökyüzü, hiç gümbürdemedi de.
Parıl parıl bir güneşle parlayan hava önce tane tane yavaş yavaş sonra hızlı hızlı ve koca koca herbiri inci tespih taneleri denli parlak yağmurlarla yıkadı her yanı.
Islandık, kaçmadı, saklanmadı da hiç kimseler sadece biraz peykelendik bile isteye ıslandık tüm çarşı halkı, özlemişiz zahir böyle bir rahmeti.
Zaten az evvel tabyaları da gezmenin coşku ve heyecanıyla yağmur yetmemiş gibi ben de gözlerimden inciler kattım yağmura karışan.
Sonra billur gibi şeffaf, kristal gibi parlak dolu taneleri indi gökten bir bir.O arada nereden aklına geldiyse Yusuf dedemin ve İhsan dayımın Erzurum’da askerlik yaptıklarını hatırladım birden. Dayıma bir Oltu tespih aldım, dönünce ziyaretine gidip elini öpüp verdigimde o kadar sevinmişti ki’ yeniden gitmiş gibi oldum Erzurum’a şimdi sağol yeğenim’ demisti.
Dedem rahmetliye tespih alamadım tabi şiirimi ve dualarımı gönderebildim ancak. Bir ara baktım ki kendime hem yağan bu yaz bahar yağmurunda ıslanıyorum hem şu şiiri söylüyorum.
MAVİ GÖZLÜ YUSUF DEDEM
Mavi masmavi gözlü Yusuf dedem
Seni şiirlerimle mi anlatam ne edem
Adamdın benim dedem
Masmavi gözlü Yusuf dedem
Hani elif desem be desem
Elimde Elifcüzüm karşında boyun mu eğsem
Beni duyar mısın bilmem şimdi
Dupduru tertemiz bir öğle ezanı
Çalkaladı gönlümün kirini pasını
Dadaş kenti Erzurum kadar büyüdü yüreğim
Oltu bir tesbihin simsiyah taneleri kadardı
Gönlümdeki şükür
Dünya bir pul etmezdi şu an gönlümde
Sen şahit ol defterime düşen yağmur damlası
Ey insanoğlu denen zavallı mahlukat
Tükür içindeki satın alma hırsını tükür tükür
Hiç birimiz elimizdekine etmiyoruz şükür
Yel mi esen püfür püfür
Yoksa yüreğimin yangını mı
Birden binlerce melek ağladı
İri damlalar ıslattı kaldırımı
Yağan rahmet mi şükür mü sabır mı
Ya güneşe inat yağan dolular Elmas gibi pırıl pırıl
Taş Han’ın önündeki tarihi çeşmeden içilen
Bir tas su mu
‘Şu çeşme ne güzelmiş
Su içecek tası yok
Kırma insan kalbini
Yapacak ustası yok’ derlermiş.
Şimdi ise kıracak insan kalbi arıyoruz
Fındık gibi çıtır çıtır kırıp
Yetmediyse çıra gibi yarıyoruz
Ya da yüreklerden habersiz
Taş Han’da pırıltılı yüzükler alma yarışına varıyoruz
Bir çifte minare yapıp
İlim yuvaları kuramıyoruz
Mavi masmavi gözlü dedem
Okuyoruz okuyoruz da adam olamıyoruz
20.06.2010 ERZURUM ŞÜKRAN UÇKAÇ YARGI SAZSIZOzAN














