Bir felaket olduğunda artık yalnızca insanlar toplanmıyor.
Telefonlar da toplanıyor.
Bir trafik kazasının çevresinde, bir yangının karşısında, denizde yaşanan bir faciada ya da sokakta fenalaşan bir insanın başında…
Birileri yardım etmeye çalışırken birileri telefonunu çıkarıyor.
Kamera açılıyor. Kayıt başlıyor. Sonra görüntüler dolaşıma giriyor.
Bazen daha ambulans olay yerinden ayrılmadan, yaşananların görüntüsü yüzlerce insanın telefonuna ulaşmış oluyor. Teknolojinin bize verdiği önemli bir imkân var:
Tanık olduğumuz şeyi belgeleyebilmek.
Ama burada birbirine çok benzeyen iki kavramı ayırmamız gerekiyor.
Tanık olmak ve seyirci olmak.
Tanık olan insan gördüğünün sorumluluğunu hisseder. Seyirci ise yalnızca izler.
İşte çağımızın belki de üzerinde en fazla düşünmesi gereken meselelerden biri bu.
Her Görüntü Çekilmeli mi?
Elbette görüntü kaydetmek her zaman yanlış değildir.
Bir kazanın nasıl meydana geldiğinin anlaşılması, bir ihmalin belgelenmesi ya da sonradan yapılacak incelemelere yardımcı olunması açısından görüntüler önemli olabilir. Bazen küçücük bir telefon kaydı gerçeğin ortaya çıkmasını sağlayabilir.
Fakat karşımızda hayatı tehlikede olan bir insan varsa öncelik değişir.
Çünkü insan hayatı hiçbir görüntünün tekrarından ibaret değildir.
Kamera daha sonra açılabilir. Ama bazı yardımların “daha sonra”sı yoktur.
Burada yanlış anlaşılmaması gereken önemli bir nokta da var:
Yardım etmek, kendimizi tehlikeye atmak değildir.
Kimsenin eğitimini almadığı bir kurtarma girişiminde bulunması beklenemez.
Bilinçsizce yapılan bir müdahale, yardım etmeye çalışan insanı da tehlikeye sokabilir.
Ama yardımın yalnızca kahramanca bir kurtarma girişiminden ibaret olduğunu düşünmek de yanlış.
Bazen yardım 112’yi aramaktır. Bazen görevlilere doğru bilgi vermektir.
Bazen güvenli olduğu takdirde bir can simidi uzatmaktır.
Bazen insanların tehlikeli bir alana yaklaşmasını engellemektir.
Bazen paniğe kapılmış birine sakin olması gerektiğini söylemektir.
Ve bazen yapılabilecek en doğru şey, profesyonel ekiplerin talimatlarına uymaktır.
Mesele herkesin kahraman olması değil.
Mesele, elimizden gelen güvenli bir şey varken yalnızca seyirci olmayı seçmemek.
Acı Ne Zaman İçeriğe Dönüştü?
Asıl düşündürücü olan başka bir şey var.
Başkasının acısını ne zaman bu kadar rahat izlemeye başladık?
Bir insan ağlıyor. Bir çocuk korkuyor. Bir anne feryat ediyor. Bir yaralı yerde yatıyor.
Ve bütün bunlar bazen birkaç dakika sonra bir sosyal medya paylaşımının parçasına dönüşüyor.
Altında yorumlar… Beğeniler… Paylaşımlar…
Bir süre sonra yeni bir görüntü geliyor ve eskisi unutuluyor.
Fakat görüntünün içindeki insan için hayat devam ediyor.
Belki hastanede. Belki evinde. Belki kaybettiği bir insanın ardından.
Bizim birkaç saniye izleyip geçtiğimiz görüntü, bir başkasının hayatındaki en ağır gün olabilir.
Bunu unutmamak gerekiyor. Çünkü kameranın gördüğü şey bir “olay” olabilir.
Vicdanın görmesi gereken ise insandır.
Telefonlarımız Akıllandı, Peki Reflekslerimiz?
Teknoloji olağanüstü bir hızla gelişti. Telefonlarımız küçüldü ama yapabildikleri büyüdü.
Dünyanın başka bir köşesinde yaşananları saniyeler içinde görebiliyoruz.
Bilgiye ulaşabiliyoruz. Yardım çağırabiliyoruz. Konum gönderebiliyoruz. Bir olayı belgeleyebiliyoruz. Aslında aynı teknoloji, doğru kullanıldığında hayat kurtarmaya da yardımcı olabilir. Sorun teknoloji değil. Sorun, o teknoloji elimizdeyken yaptığımız tercih.
Çünkü bir kaza anında elimizdeki telefonla iki farklı şey yapabiliriz: Kamerayı açabiliriz. Ya da yardım çağırabiliriz. Bazen ikisini birden yapmak mümkün olabilir.
Ama hangisinin önce gelmesi gerektiğine karar verecek olan telefon değildir.
Biziz.
Mahremiyet de İnsanlığın Bir Parçası
Bir başka tarafı daha var bu meselenin. Felaket yaşayan insanların mahremiyeti.
Bir insan hayatının en savunmasız anını yaşarken görüntüsünün çekilip çekilmemesi konusunda karar verecek durumda olmayabilir. Peki biz onun görüntüsünü paylaşırken bunu düşünüyor muyuz?
O kişinin annesinin, babasının, eşinin ya da çocuğunun o görüntüyü sosyal medyada görebileceğini düşünüyor muyuz?
Belki de teknolojinin bize verdiği her imkânı kullanmadan önce kendimize sormamız gereken basit bir soru var:
“Bu görüntünün içindeki kişi benim yakınım olsaydı, bunun paylaşılmasını ister miydim?”
Bu sorunun cevabı birçok şeyi değiştirebilir.
Bir Gün Görüntünün İçinde Biz Olabiliriz
Hayatın en rahatsız edici gerçeği şu:
Kimse sürekli kameranın arkasında kalacağının garantisini taşımaz.
Bugün izleyen biz olabiliriz. Yarın yardım bekleyen.
Bugün yabancı bir insanın başına gelen felaketi görüyoruz.
Yarın aynı yerde çocuğumuz olabilir. Annemiz olabilir. Babamız olabilir. Kardeşimiz olabilir. Biz olabiliriz. O zaman çevremizde nasıl insanlar görmek isteriz?
Telefonunu kaldıranları mı? Yoksa önce ne yapabileceğini düşünenleri mi?
Sanırım cevabımız aynı olur.
Bu nedenle mesele telefonları hayatımızdan çıkarmak değil. Kameraları kötü ilan etmek de değil. Mesele çok daha basit:
Önceliğimizi unutmamak.
Bir insanın hayatı tehlikedeyse önce güvenli ve doğru yardım.
Sonra gerekiyorsa görüntü. Önce insan. Sonra içerik.
Çünkü bir felaket anında hepimiz bir şeyin tanığı olabiliriz.
Ama tanık olmakla seyirci kalmak aynı şey değildir.
Aradaki fark bazen yalnızca birkaç saniyedir.
Telefonu kaldırmadan önce durduğumuz birkaç saniye…
Ve kendimize sorduğumuz tek bir soru:
“Şu anda bir görüntü mü çekiyorum, yoksa bir insan için yapabileceğim bir şey var mı?”
Belki insanlığımız tam da o soruya verdiğimiz cevapta saklıdır.
Nevin Kılıç















