Dağdan Gelen Kar, Pekmezle Tatlanan Bahar
İlkbahar geldiğinde mahallenin gençleri dağlara çıkardı. Aşağıda kar çoktan erimiş, toprak uyanmaya başlamış olurdu. Ama dağların tepelerinde, en yükseklerde, kış hâlâ direnirdi. Onlar da o direnen karı almaya giderlerdi.
Pazar çantaları ya da bez torbalarla dağa tırmanırlardı. Tepelerde bembeyaz, el değmemiş kar dururdu; güneşin altında parıldayan bir hazine gibi…
Doldururlardı torbalarını, sonra o karı evlere indirirlerdi.
İkindi üzeri mahalle sohbetleri başlardı. Kadınlar evlerinin önünde, kapı eşiklerinde ya da uygun bir gölgelikte toplanır; çocuklar etraflarında oynar, büyükler konuşup gülüşürdü.
Getirilen kar da bu sohbetlerin bir parçası olurdu.
Karın üzerine bolca pekmez dökülür, kaşık kaşık yenirdi. Ne bir dondurma makinesi vardı ne de buzdolabına ihtiyaç duyulurdu. Dağ bize dondurmayı hazır verirdi; biz de üzerine kendi tatlımızı, pekmezimizi eklerdik.
Bir kaşık kar, bir parça pekmez…
Hepsi bu.
Ama tadı, bugün dünyanın en güzel dondurmalarında bile bulunmayan bir çocukluk mutluluğuydu.
Bu, yalnızca bizim köyümüzün değil, Anadolu’nun dört bir yanında bilinen eski bir gelenekti. Her bahar yeniden yaşanır, kuşaktan kuşağa aktarılırdı. Hiçbir yere yazılmazdı ama unutulmazdı da.
Çünkü bazı geleneklerin kitabı olmaz; onları insanlar hatırlar.
Şimdi geriye dönüp düşündüğümde, o karın yalnızca yenmek için dağdan indirilmediğini hissediyorum.
O kar aslında bir vedaydı.
Dağın kışa son selamı, baharın ise ilk hediyesiydi.
Gençler dağdan karı getirirken, biz onu pekmezle tatlandırırken, farkında olmadan mevsimlerin el ele verişini kutluyorduk.
Kış karını bırakıyor, bahar toprağı uyandırıyor, yazın tatlısı ise daha şimdiden mahalle sohbetlerimize konuk oluyordu.
Ve biz çocuklar, bütün bunların ne anlama geldiğini bilmeden, bir kaşığın içinde mevsimleri tadıyorduk.
Belki de çocukluğun en güzel tarafı buydu:
Dünyanın büyük mucizelerini, küçücük bir kâsede keşfetmek.















