Bir Yanı Cömert, Bir Yanı Sessiz
Bahçede bir gül ağacı, bir de limon ağacı komşu. Bir gün fark ettim; limon ağacının bir yanı cömert, öbür yanı sessiz. Gülden uzak kalan dallarda bolca limon sarkıyor, gülün tarafına bakan dallarda ise tek bir meyve yok.
Önce sandım ki limon, kendi yavrularını korumak istemiş. Belki de bilir dikenin ne olduğunu; bilir, keskin bir şeyin yanında büyümenin bedelini. Meyvesini, tomurcuğunu o tarafa göndermemiş. Sanki demiş ki: “Orada güvende olmazsın.” Bir anne içgüdüsü gibi, dala değil köke işlemiş bir çekingenlik.
Belki de o dikenler, limonun gözünde uzun birer ok gibiydi. Küçücük bir tomurcuk için, koca bir dikeni kim ok sanmaz ki? Bir rüzgârda sallanan gül dalı, ona hep nişan almış gibi görünmüştür belki. Ve bir ana, çocuğuna doğrultulmuş sandığı her oku ciddiye alır.
Sonra başka bir ihtimal çöktü aklıma.
Ya gül, dikenlerinden utanıyorsa?
Belki de kendi dikenlerinin komşusuna zarar verebileceğini düşünüyor, bu yüzden biraz mahcup duruyordu. “Benim dikenlerim var,” diyordu belki, “sana yaklaşmaya korkuyorum.”
Limon ise ona şöyle cevap veriyordu sanki:
“Sen dikenlisin diye birlikte yaşayamayacak değiliz. Her şeyin bir çözümü var. Sen olduğun yerde kal. Ben meyvelerimi başka dallarıma taşırım. Sen de rahat et, ben de.”
Belki de limon ağacının gülden uzak duran dallarının bu kadar cömert olmasının sebebi buydu. Meyvelerini eksiltmemiş, yalnızca yerini değiştirmişti.
Çünkü bazen çözüm, birinden uzaklaşmak değil; birbirine zarar vermeden yan yana durmanın yolunu bulmaktır.
İşte tam burada, bitkilerin insana en çok benzeyen yanı ortaya çıkıyor. Bir kere incinen, bir daha aynı yöne kolay kolay açılmaz. Ama belki her kapanış bir korkudan doğmaz. Bazen karşındakini düşünmekten de doğar.
Ben bahçede şimdi başka türlü bakıyorum.
Cömert yanı, hayata güvendiği yer. Sessiz yanı, sınırını bildiği yer.
Belki de asıl mesele şu: Bir ağaç bile nereye açılacağını, nereye kapanacağını kendi yaşadıklarından öğreniyor.
Bazen düşünüyorum; belki de bu ağaç bana bir şey anlatmaya çalışıyor. İnsan da böyle değil mi?
Bir yanımızla cömertçe veririz; sevgi, emek, zaman… Öbür yanımızda ise sessiz kalırız. Bazen yaralandığımız için, bazen de karşımızdakini incitmemek için.
Kimse dışarıdan bakıp “Bu ağacın bu tarafında neden meyve yok?” diyemez. Sadece bir yanını görmüştür. Oysa aynı kökten, aynı gövdeden, aynı suyu içerek büyüyen dallar, farklı hikâyeler taşıyabilir üzerlerinde. Biri güneşe açık kalmış, biri gölgede kalmayı öğrenmiştir.
Belki de bahçıvanlık dediğimiz şey, bir ağacı budamak kadar onun sessiz kalan tarafına da saygı duymayı bilmektir.
Zorlamamak.
“Bu tarafta neden meyve yok?” diye sormak yerine, “Bu tarafın da bir hikâyesi var.” diyebilmek.
Belki de iki komşu ağacın birbirine söylemeden anlaştığı bir söz vardı:
“Ne ben seni rahatsız edeyim, ne sen beni.”
Ama bunun içinde bir uzaklık yoktu.
Tam tersine, bir yakınlık vardı.
“Sen dikenlerinle kal,” diyordu limon ağacı sanki. “Ben de meyvelerimi başka dallarıma taşırım. Yeter ki birbirimizi incitmeden yan yana durabilelim.”
Gül de belki ilk kez o zaman rahatladı. Dikenlerinden utanmadan, olduğu gibi açmaya devam etti.
Limon da meyvelerini başka dallara verdi.
Ve ikisi, aynı bahçede, birbirlerini değiştirmeden yaşamayı öğrendiler.
Belki de hayatın en güzel çözümlerinden biri budur: Birbirimizi olduğumuz hâlimizle kabul etmek, ama birbirimize zarar vermeyecek bir mesafe ve yol bulmak.
İnsan da bazen böyledir. Bir yanı cömertçe açılır, bir yanı sessiz kalır. Dışarıdan bakan yalnızca sessizliği görür; o sessizliğin ardındaki hikâyeyi bilmez.
Oysa her kapanan dalın bir nedeni, her susan yanın bir hikâyesi vardır.
Ve belki yeniden çiçek açmak için bazen yalnızca birbirimize zarar vermeden yan yana durmanın yolunu bulmak yeter.
Bazen bir bahçeye bakmak, aslında kendi içimize bakmaktır.















