İdeolojiler bitti, taraflar kaldı. Doğru ile yanlışın yerini “Bizden mi, değil mi?” sorusu aldı. Pusulamız hâlâ kuzeyi gösteriyor ama artık ibreyle kimin oynadığını bilmiyoruz.
İdeoloji nedir?
İdeoloji; bir grubun, partinin veya toplumun siyasal, sosyal, ekonomik ve felsefi görüşlerini belirleyen düşünceler bütünüdür. İnsanları ortak bir amaç ve inanç etrafında bir araya getirir.
Ama bugün ideolojilerin giderek azaldığı, hatta bazı yerlerde neredeyse tamamen hayal olduğu bir dönemden geçiyoruz.
Daha da önemlisi, ideolojinin yerini ön yargılar, kişisel çıkarlar ve koşulsuz tarafgirlik almaya başladı.
Olaylara tarafsız bakmak yerine, “Bizim taraf ne diyorsa doğrudur” anlayışı hâkim oluyor.
Siyah apaçık siyah…
Ama bizim taraf beyaz diyorsa;
“Bir bildikleri vardır” deniliyor.
İşte tam da burada akıl susuyor, sorgulama bitiyor.
Biliyor ama söyleyemiyor.
Doğrunun ne olduğunu görüyor ama bulunduğu yapının dışına çıkmaktan korkuyor.
Çünkü bugün birçok yerde haklı olmak değil, tarafta olmak önem taşıyor.
Küçük bir hikâye…
Bir köyde yaşlı bir adamın elinde eski bir pusula varmış.
Gençlerden biri sormuş:
“Dede, bu pusula hep kuzeyi gösterir mi?”
Yaşlı adam gülümsemiş:
“Pusula doğruyu gösterir evlat. Ama onu elinde tutan kişi sürekli çevirirse, bir süre sonra sen kuzeyin neresi olduğunu unutursun.”
Bugün yaşadığımız tam da bu. Pusulamız var. Yönler belli.
Ama ibreyle oynanıyor.
Dün güney dediğimize bugün kuzey, dün yanlış dediğimize bugün doğru dememiz bekleniyor.
En kötüsü de buna alışmamız isteniyor.
Taraf ol ya da bertaraf ol!
“Taraf olmayan bertaraf olur” anlayışı, düşüncenin önüne geçti.
Oysa insanın bir fikri olabilir ama fikrinin esiri olmamalıdır.
Kendi tarafının yanlışını da söyleyebilmelidir.
Siyasetin, STK’ların, odaların ve diğer yapılanmaların en büyük sınavı da budur.
Sadakat, yanlışa sadakat değildir.
Kişisel çıkarlar uğruna keskin geçişler yapılması ise toplumdaki güven duygusunu her geçen gün daha fazla zedeliyor.
Bugün bir yerde savunduğunu yarın başka bir yerde reddedenleri gördükçe şaşırıyoruz.
Daha da kötüsü, bunu normalleştiriyoruz.
Oysa ülkenin ihtiyacı keskin geçişler değil, reel çözümler ve tutarlı duruşlardır.
Halkın verdiği oy emanet değil mi?
Bir kişi hangi siyasi yapıdan halkın oyunu aldıysa, o oy aynı zamanda bir sorumluluktur.
Kişisel tercih, makam beklentisi veya siyasi hesap uğruna seçmenin iradesinin yok sayılması ciddi biçimde tartışılmalıdır.
Milletvekilliğinden belediye başkanlığına, oda yönetimlerinden siyasi yapılara kadar temsil görevlerinde etik ve demokratik sınırlar yeniden düşünülmelidir.
Bir insan seçildiği yapıdan ayrılmak istiyorsa ayrılabilir.
Ama önce istifa etmeli, sonra yeni yolunu kendi adına çizmelidir.
Çünkü seçmenin verdiği oy kişisel mülk değildir.
20-25 yıl aynı yerde kalınca…
Siyasette, STK’larda ve odalarda uzun yıllar aynı koltuklarda oturmanın başka bir sonucu daha var: Yenilenme duruyor.
20-25 yıl aynı yerde kalan bir yapı, zamanla kendi çevresini oluşturuyor.
Kendisi gibi düşünenleri yanına alıyor.
Aynı isimler, aynı anlayışlar, aynı çevreler…
Ve sonra gençlerden, değişimden, gelecekten söz ediyoruz.
Geleceğin gençleri deniliyor ama çoğu zaman kendi çocuklarına, yakınlarına ve çevrelerine yer açma çabası öne çıkıyor.
Böyle olunca tabandan tavana kadar sistem kendini tekrar ediyor.
Koltuklar değişiyor gibi görünüyor ama zihniyet değişmiyor.
Ahlak, etik ve liyakat…
İdeolojilerin içi boşalırken ahlaki ve etik kurallar da geriye itiliyor.
Hakkaniyet unutuluyor.
Liyakat tartışma konusu olmaktan çıkıyor.
Sadakat, liyakatin önüne geçiyor.
Oysa bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan sadece yasalar değildir.
Ahlak, vicdan, adalet ve hakkaniyet de en az yasalar kadar önemlidir.
Bugün belki de en çok buna ihtiyacımız var.
Kendi tarafımızın yanlışını söyleyebilecek cesarete…
Karşımızdakinin doğrusunu kabul edebilecek olgunluğa…
Ve hiçbir makamı, hiçbir kişiyi, hiçbir grubu doğru ve yanlışın üzerinde görmeyecek bir anlayışa…
Çünkü artık mesele hangi ideolojiye sahip olduğumuzdan çok daha büyük.
Mesele, hâlâ doğruyu söyleyebilecek kadar özgür olup olmadığımızdır.
Susarsak gönlümüz razı değil.
Konuşursak azınlıkta kalıyoruz.
Ama unutmayalım:
Sağduyunun azınlıkta olması, onu yanlış yapmaz.
Belki de bugün bu ülkenin en çok ihtiyacı olan şey yeni bir ideoloji değil;
yeniden akıl, vicdan ve hakkaniyet.
Çünkü ideolojiler hayal olduysa, bari ahlak hayal olmasın.















