İnsan ömrünün en hareketli mevsimi gençliktir. Bahar gibi umut taşır; yaz gibi coşku, sonbahar gibi sorgulama ve bazen de kış kadar sert yüzleşmeler saklar içinde. Bu çağ, yalnızca yaşın büyüdüğü değil; karakterin şekillendiği, vicdanın ses bulduğu, hayallerin gerçekle ilk kez hesaplaştığı bir eşiğin adıdır. İnsan, kendisini en çok bu dönemde tanımaya başlar; hayatın kendisine sunduğu yollar arasında seçim yapar, sorumluluk üstlenir ve geleceğine yön verecek ilk adımları atar.
Bizim nesil (X kuşağı) canı erken pişenlerdendi, ya şimdi ki nesil öyle mi?
Ne var ki günümüzde gençlik üzerine giderek daha fazla dile getirilen bir soru vardır:
Acaba gençler gerçekten eskisine göre daha geç mi olgunlaşıyor?
Bu soruya peşin hükümlerle cevap vermek kolaydır; fakat doğru değildir. Çünkü her nesil, kendisinden sonrakini biraz daha kaygıyla izler. Dünün büyükleri de bugünün yetişkinlerini “çocuk kalmakla” suçlamıştı. Fakat bugünün tartışması yalnızca kuşak çatışmasından ibaret değildir. Dünya değişmiş, hayatın ritmi bambaşka bir hâl almıştır.
Bir zamanlar yirmili yaşların başında insanlar meslek sahibi olur, evlenir, çocuk büyütmeye başlar, aile bütçesini omuzlardı. Bugün ise aynı yaşlarda birçok genç hâlâ eğitimine devam ediyor; iş bulmaya çalışıyor, ekonomik bağımsızlığını kazanmanın yollarını arıyor. Yuva kurmak, ev sahibi olmak, hatta tek başına yaşayabilmek bile çoğu zaman ulaşılması güç hedeflere dönüşmüş durumda.
Peki bunun sebebi yalnızca gençler midir?
Hayır.
Toplumsal yapı köklü biçimde değişmiştir. Eğitim süreleri uzamış, meslek edinmek daha karmaşık hâle gelmiş, rekabet sertleşmiş, ekonomik şartlar ağırlaşmıştır. Artık diploma tek başına yeterli görülmemekte; yabancı dil, teknoloji bilgisi, deneyim ve sürekli kendini geliştirme zorunluluğu gençlerin omuzlarına yeni yükler bindirmektedir. Bir zamanlar yirmi yaşında başlayan hayat, bugün otuz yaşına doğru ancak şekillenmeye başlamaktadır.
Ekonomik gerçekler de bu gecikmenin en önemli sebeplerindendir. Artan yaşam maliyetleri, yüksek kiralar, işsizlik kaygısı ve gelir yetersizliği birçok genci ailesiyle yaşamaya mecbur bırakmaktadır. Dolayısıyla ebeveyn evinden ayrılmamak her zaman bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluktur.
Ancak bütün sorumluluğu şartlara yüklemek de gerçeğin yalnızca bir kısmını anlatır.
Çünkü çağımızın görünmeyen bir başka etkisi daha vardır: Dijital dünya.
Sosyal medya, sınırsız eğlence, anlık haz kültürü ve sürekli ertelenebilen sorumluluklar, birçok gencin gerçek hayatla bağını zayıflatmaktadır. Dijital ortamlar başarıyı gösterirken emeği gizlemekte; mutluluğu sergilerken fedakârlığı görünmez kılmaktadır. Böylece hayat, ekranlarda kolay; gerçek dünyada ise yorucu görünmektedir.
Bunun yanında aile yapılarındaki değişim de göz ardı edilemez. Eskiden çocuklar daha küçük yaşlarda sorumluluk alırken, bugün birçok aile iyi niyetle çocuklarının yerine karar vermekte, onların karşılaşacağı zorlukları önceden ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Oysa sürekli korunan insan, hayatın sert rüzgârlarına karşı direnç geliştiremez. Gölgede büyüyen bir fidan nasıl güçlü kök salamazsa, her güçlüğü başkaları tarafından çözülen genç de hayatın yükünü taşımayı öğrenemez.
İşte bu noktada sıkça kullanılan bir kavram karşımıza çıkar:
“Uzayan ergenlik.”
Gerçekten böyle bir durum var mıdır?
Kısmen evet.
Fakat bu kavramı yalnızca yaşla açıklamak büyük bir yanılgıdır.
Çünkü ergenlik nüfus cüzdanındaki rakamlarla değil, zihindeki bağımlılıklarla uzar.
Otuz yaşında olup hâlâ bütün kararlarını başkalarına bırakan biri, on sekiz yaşındaki sorumluluk sahibi bir gençten daha olgun sayılamaz. Buna karşılık hayatın yükünü omuzlamayı öğrenmiş, emeğiyle ayakta duran, hata yapmaktan korkmayan bir genç ise yaşından çok daha ileri bir olgunluğa ulaşabilir.
Demek ki olgunlaşmak yalnızca yılların insana eklediği rakam değildir.
Olgunluk; sorumluluk alabilmektir.
Verdiği kararın sonucuna katlanabilmektir.
Hatalarından başkasını değil, önce kendisini sorumlu tutabilmektir.
Fedakârlık yapabilmek, gerektiğinde arzularını erteleyebilmek ve hayatın yükünü şikâyet etmeden taşıyabilmektir.
Çünkü insanı büyüten takvim yaprakları değil, taşıdığı yüklerdir.
Aslında mesele, gençlerin eskisine göre daha geç büyümesi değildir. Mesele; dünyanın büyümeyi eskisine göre daha zor hâle getirmiş olmasıdır. Hayatın şartları ağırlaşmış, yollar uzamış, hedefler çoğalmıştır. Bunun yanında konfor kültürü de mücadele ruhunu zayıflatmıştır. Dolayısıyla bugünün genci, hem daha fazla engelle hem de daha fazla dikkat dağıtıcı unsurla karşı karşıyadır.
Yine de umut vardır.
Çünkü her çağ kendi güçlü insanını yetiştirir.
Bugünün gençleri bilgiye tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı ulaşabiliyor. Dünyayı tanıyor, farklı kültürleri öğreniyor, kendini geliştirmek için sayısız imkâna sahip oluyor. Bu büyük avantaj, doğru kullanıldığında geciken olgunluğu değil, daha bilinçli bir olgunluğu da beraberinde getirebilir.
Önemli olan yaşın ilerlemesi değil; karakterin derinleşmesidir.
Çünkü insan, doğduğu gün yaşamaya başlar; fakat sorumluluk aldığı gün gerçekten büyür.
Ve belki de olgunluğun en doğru tanımı şudur:
Olgun insan, hayatın yükünü omuzlarken başkasına yük olmamayı öğrenmiş insandır.
Yazar Mehmet Ballı














