Bir an için çocukluğunuza dönün. Kardeşinizle ettiğiniz o büyük, dünyanın sonuymuş gibi gelen kavgaları hatırlayın. Muhtemelen birkaç saat sonra, hiçbir şey olmamış gibi aynı oyunun başına döner, kırılan kalpleri iki kelimelik bir “özür dilerim” ile hemen onarırdınız. Çünkü kardeşlik, hataların en hızlı affedildiği, sırların en güvende olduğu o korunaklı kaleydi.
Peki, ne ara o kalenin surlarına dinleme cihazları yerleştirecek kadar uzağa düştük?
Geçenlerde kulak misafiri olduğum bir olay, modern zamanların insan ilişkilerini nasıl mekanikleştirdiğini ve zehirlediğini bir kez daha yüzüme vurdu. İki kardeş telefonda konuşuyor. Biri, diğerinin haberi olmadan kaydı başlatmış. Muhtemelen daha sonra bir “koz” olarak kullanmak, belki de bir mahkemede ya da aile meclisinde haklılığını tescillemek için sinsi bir hazırlık içinde.
Konuşmanın bir yerinde pusudaki kardeş soruyor: “Sen bana hakaret ettin değil mi?”
Diğer kardeş, belki de kardeşlik hukukuna, o anki samimiyete dayanarak pişmanlıkla cevap veriyor: “Özür dilerim…”
Ve işte o an, tuzağın kapısı büyük bir zafer çığlığıyla kapanıyor: “Bak işte kanıt! Ses kaydı yaptım!”
Düşünmek gerek: Bir insanın hatasını anlayıp özür dilemesi mi daha değerlidir, yoksa o özrü bir “suçüstü” malzemesi haline getirip zafer kazanmak mı?
Haklı Olmak mı, Hakiki Olmak mı?
Bu diyalog, sadece iki kardeş arasındaki basit bir tartışmayı değil; toplum olarak içine düştüğümüz “haklı çıkma histerisini” özetliyor. Artık ilişkilerimizi sevgi, güven ya da anlayış üzerine değil; deliller, kanıtlar ve “Gördün mü, ben haklıyım” egosu üzerine kuruyoruz.
Bir kardeşi, diğer kardeşinin sesini gizlice kaydetmeye iten o güvensizlik girdabı, aslında toplumun çekirdeğinin nasıl çürüdüğünün de bir göstergesi. Akıllı telefonlar ceplerimize girdiğinden beri, her birimiz birer gizli ajana, her an tetikte bekleyen birer savcıya dönüştük. Sevdiklerimizin açıklarını arıyor, bir hata yaptıklarında bunu yüzlerine vurmak için dijital arşivler oluşturuyoruz.
Oysa o telefondaki kardeş, “Özür dilerim” dediği an aslında kardeşlik vazifesini yapmış, egosunu bir kenara bırakmıştı. Diğer kardeş ise aldığı o ses kaydıyla maçı kazandığını sandı. Ama farkında olmadığı büyük bir gerçek var: Bir tartışmada gizli kayıtla haklılığınızı kanıtladığınız an, o tartışmayı kazanmış ama o kardeşi sonsuza dek kaybetmişsinizdir.
Güvenin Olmadığı Yerde Akrabalık Sadece Bir Kelimedir
Kan bağı, insanı otomatik olarak “güvenilir” yapmıyor; bunu bu acı tecrübeyle bir kez daha görüyoruz. Eğer en yakınınızın, en mahrem anınızda söylediği sözler bir gün size karşı kullanılmak üzere dijital birer silaha dönüşüyorsa, orada artık aileden bahsedilemez. Orada sadece birbirinin açığını bekleyen iki yabancı vardır.
Teknolojinin bize sunduğu imkanları, birbirimizin kuyusunu kazmak için kullanmayı bıraktığımız gün yeniden “insan” olacağız. O zamana kadar, ceplerimizdeki casuslarla ve kaybolan güvenlerimizle baş başayız.
Unutmayalım; hayatta her şeyin kaydı tutulabilir, her şey belgelenebilir. Ancak bir kere kırılan o güvenin ve yok olan kardeşlik hukukunun ne bir yedeği vardır, ne de geri yükleme butonu…















