AĞAÇ KOVUĞU
Bahçeme onlarca hatmi çiçeği tohumu ektim. Hepsini özenle, sırayla toprağa gömdüm. Suladım, bekledim. Ama beni çocukluğuma götüren, o tohumların hiçbiri olmadı.
Yatak odamın penceresinin önünde, duvara yaslanmış, kendiliğinden çıkmış bir hatmi çiçeği var. Ekmedim, çağırmadım, beklemedim; bir sabah orada buldum kendini. Güneş battığında, eve uzanan bir yol gibi uzanıyordu. Sanki gün boyu topladığı ışığı akşamın alacakaranlığında biriktirip bana bir güzergâh sunuyordu. Uzun gövdesi, yaprakların arasından süzülen kıvrımlarıyla beni yormadan, telaşlandırmadan, çocukluğumun o eski, güvenli bahçesine taşıyan sessiz bir patika gibiydi.
Bahçemde Meksika petunyaları da var; onları da seviyorum, renkleri canlı, varlıkları belirgin. Ama yatak odamın penceresi tam hatmi çiçeğinin üzerine açıldığı için, gözümü her açtığımda ilk onu görüyorum. Üzerine konan, hiç ayrılmayan bir arı gibi sabah ışığını taşıyor. Sanki günün ilk sesi onda kalıyor. Petunyalar bu zamanın renkleri; hatmi çiçeğiyse annemin bahçesinden süzülüp gelen o eski tanışıklık.
Her sabah ona “Günaydın hatmi çiçeğim” diyorum. Ve her seferinde aynı soru içime düşüyor: Bu çiçek beni karşılamaya mı geldi, yoksa çocukluğumun kapısını yeniden aralamaya mı?
Bilmiyorum. Ama bu hatmi çiçeğine her bakışımda çocukluğum bana geri geliyor ya da ben, bir anlığına ona geri gidiyorum. Hangisinin doğru olduğunu hâlâ ayırt edemiyorum.
İşte tam burada anladım ki doğa, bizim emeğimizle değil, kendi zamanıyla çalışıyor. Biz ekiyoruz, suluyoruz, bekliyoruz; ama o, hediyesini kendi seçtiği anda, hiç beklemediğimiz bir kapıdan getiriyor. Tıpkı bir kokunun yıllarca unutulmuş bir anıyı bir saniyede geri getirmesi gibi. Zaman düz bir çizgi değil; bazen geri kıvrılıyor, bazen bizi taşıyor, bazen sessizce gelip elimizden tutuyor.
Hatmime baktıkça, doğanın yalnızca büyüten değil, saklayan da bir güç olduğunu seziyorum. Ve yıllar önce öğrendiğim bir geleneği hatırladım.
Endonezya’da bazı topluluklar, henüz dişleri çıkmadan hayatını kaybeden bebekleri ağaçların kovuklarına yerleştiriyorlarmış. Bu sadece bir gömme biçimi değil; doğayla birleşme inancı. Ağaç, o küçük bedeni kabuğunun içine alıyor; zamanla özsuyuna karıştırıyor, liflerine katıyor, büyümesine dahil ediyor.
Böylece çocuk ağacın içinde yaşamaya devam ediyor.
O kovuk bir kayıp değil; ağacın kendi içinde yeni bir hayata yer açmasıdır.”
Belki gövdenin sessizliğinde.
Köklerin toprağa dokunan karanlığında.
Ve yıllar sonra açan bir hatmi çiçeğinin renginde.
Bu düşünce beni derinden etkiliyor.
Çünkü doğa hiçbir şeyi gerçekten kaybetmiyor. Özümseyerek saklıyor, saklayarak dönüştürüyor ve dönüştürdüğünü başka bir biçimde yeniden karşımıza çıkarıyor.
Toprak da, ağaç da, hatmi çiçeği de birer hafıza kovuğu belki. İçlerinde bizi, sevdiklerimizi ve unuttuğumuzu sandığımız zamanları taşıyorlar. Ve biz hiç beklemediğimiz bir sabah, bir pencerenin önünde, o hafızayla yeniden karşılaşıyoruz.
Belki de hayatın kendi kozmik fermuar sistemi tam da bu: hiçbir şey gerçekten kapanmıyor, sadece bir yerde, bir formda bekliyor.
Çocukluğum gitmedi; bahçemde, bir hatmi çiçeğinin içinde beni bekliyordu.
Bugün yine pencereyi açtım. Hatmi çiçeğime “Günaydın” dedim.
Ve bir kez daha sordum kendime: Beni karşılamaya mı geldin, yoksa ben mi sana geri döndüm?















