LABORATUVAR HİKAYELERİ
Laboratuvar çalışmalarımızın her anı bir hikâyeydi. Yapılan karışımlar, elde edilen maddelerin tepkimeleri. Tepkimelerde açığa çıkan ürünlerin, sayısal değeri.
Öğrencinin yaramazlık denilen zekice hikâyeleri.
Maddeleri tek tüpte karıştıracak arkadaş, Erol, sıvıyı pipet ile emiyor ve belirli seviyeye geldiğinde ana tüpe döküyor. İkinci maddeyi de emiyor ve tüpe dökmesi gerekiyor. Fakat Erol pipetle sıvıyı çekmeye devam ediyor. Sıvı ağzına doluyor. Doluyor ama sıvı sülfirik asit.
Erol “yandım” diyor. Sıvıyı emdiği kaba bakıyoruz ki sülfirik asit. Yandı ki ne yandı!
Korku duvarını aştık. Ağzını musluğun altına tutturduk ve çalkalamasını sağladık. Ağzım kendimde değil, dişlerim ağrıyor ve birbirine değdiremiyor. Yutkunamıyorum, diyor. Erol’u öğretmenin de izniyle üniversitenin hastanesine götürdük. Biz laboratuvara döndük. Deney sonucu oluşan maddeleri hocaya bildirmemiz gerekiyordu. Öncelikle Ziya’nın sekiz gram olan sonucunu, önce bize sordu ve tamam, dedik.
Ziya hocaya gitti ve sonuçları gösterdi. Hoca öyle kızdı ki, Ziya ateş parçası gibi oldu. Biz de çaktırmadan gülüyoruz. Ziya, masaya geldi ve kimseye bakmadı. Bana oyun ettiniz, dedi. Ne oyunu bizim de sonucumuz aynı. Yapılacak olan daha küçük göstermek, dedim.
Şansıma sayısal değerleri, çok dikkatli çalışmış ayağında, sıfır iki bulduğumu söyledim. Hoca kabul etti, laboratuvardan da geçmiş oldum. Saffet de sıfır üç olarak bulduğunu söyledi ve o da geçti. Erol tekrara kaldı.
Kan değerlerimizi çalışacaktık. Herkes kendi kanını inceleyecekti. Kanı parmak ucundan alacaktık. Delici bir de alet vardı. Onunla kan işini halledecektik. Aletten çıkan iğnenin ucu ayarlanıyor ve düğmeye bastığında hızlı bir şekilde parmak ucunu kesiyor ve bir damla kan alıyorsun. Yaptığın işlemi duymuyorsun bile.
Selim arkadaş, iğnenin ucunu çevirip uzamasına neden olmuş. Bizler bilmiyoruz. İlk olarak Erol arkadaş parmağını uzattı ve hocamız düğmeye bastı. Erol havaya fırladı. Bağırması fakülteyi sardı. Kan derya, bir damla da ben aldım.
Sülfirik asit ve Erol. Erol, bu defa iğnelenmişti. Yine çaktırmadan güldük, ama şakanın böylesi. Şükrü’ye de kızdık. Bari hocaya söyleseydin, dedik.
Bu hafta bitkinin yapısını, mikroskopta inceleyecek ve yapısını şekilde gösterecektik. Hoca masalara, bir santim bile olmayan küçük bitki parçaları bıraktı. Biz de o preparattan kesit alacaktık. Aldığımız kesitte, yapıyı belirleyecektik.
Kesiti çok ince alma tekniğine göre, başardık. Mikroskopta inceledik ve bir yıllık bitkinin gövdesine ait olduğunu bulduk, ona göre de çizdik. Öğretmen kabul etti ve geçtik.
Çalışmamız en az dört saat sürüyordu. Bu arada Şükrü arkadaş Erol’a bir yıllık kökten aldığı küçük parçayı vermiş. Kök olunca yapının farklılığı söz konusu oluyor ve Erol bulana kadar çalışacaktı. Sonuçta yanlış parçanın kullandığını anlıyor ve düzenlemeyi yapıyor.
Bu hafta da Erol’a çok güldük
Önümüzdeki hafta balıklarda beyin, inceleneceğini öğrendik. Balık olarak laboratuvara istavrit geliyordu. Biz de kitaptan balık beynini çalıştık.
Balığın başının üzeri dışa yakın ve düz bir şekilde kesiliyor ve beyin ortaya çıkıyordu. Kestik ve beyni bulduk. Şeklini çizdik kısımlarını yazdık. Bence çok başarılı bir çalışma oldu.
Şükrü devreye giriyor ve Erol’un balığı biraz derinden kesince, beyin karışıyor ve görülmüyor. Şükrü, Erol’a bu istavrit Kara denize ait çünkü beyin yok diyor.
Erol sinirleniyor ve Şükrü’yle kavga edecek. Hocanın duymaması için onları barıştırana kadar göbeğimiz çatladı. Sonuçta geçtiler ve gittiler. Hocaya demişler ki Erol dedi ki istavrit Kara denize aitti. Çünkü beyin yoktu. Hocamız sene sonuna kadar anlatıp gülmüş.
Arkadaşlarla bugün karşılaşsak, acaba istavritin beynine kızarlar mıydı?
Hasan TANRIVERDİ















