İnsan yaşarken kendi varlığını temelde dört ilişki içinde deneyimliyor
1….İnsanın kendisiyle olan ilişkisi
2…İnsanın içinde yaşadığı toplum ile yani diğer insanlarla olan ilişkisi
3….İnsanın içinde yaşadığı doğa ile ilişkisi
4….İnsanın insan dışındaki diğer tüm canlılar ile olan ilişkisi
Bu dört ilişkisinde de insan ne kadar fazla UYUMU yakalarsa, sanırım o kadar fazla huzurlu bir yaşam sürüyor.
Ben insanın bu ilişki türlerinden sadece insanın kendisiyle olan ilişkisi ile ilgili, bir gözlemimden bahsedeceğim.
İnsan çok katmanlı bir canlı. Zihni bedeni, kalbi ve ruhu arasında ne kadar dengeli bir iletişim kurarsa o kadar fazla huzuru yakalayabiliyor kendi yaşamında. Ruhunu beslerken bedenini de dinlemeli yada zihni konuşurken, kalbini de sürekli susturmamalı. En azından ben, bu dengeli iletişimi kurmaya çalışıyorum.
İşte insanın kendi ile iletişimi de özetle bu alanlarda, kendi zihin ,kalp ,ruh ve beden seslerini ve ihtiyaçlarını duymaktan ve dengeli bir şekilde onlara yanıt verebilmekten ibaret. Hatta psikolojik olarak sağlıklı olmak için kişinin kendisiyle bu dengeli iletişimi kurması şart. İnsan kendisiyle ilişki kurarken zorlandığı konulardan biri de BIRAKABİLMEK.Özellikle insan zihinsel alanda BIRAKMAYI başaramıyor.
Zamanın madde üzerindeki zorunlu dönüştürücü etkisi ,insan bedeninin de dönüşümüne neden olduğu için, insan bu gezegende “GEÇİCİDİR”.
İnsan doğar, yaşlanır, ölür ve öte aleme göç eder diye tek tanrılı dinler de ,insana bunu telkin edip durur. Gençlik, çocukluk, yaşlılık ve ölüm hep bir dönüşümdür..Geçici olan bu evrelerde bir süre yaşamak ve sonunda da ölüm (dinlere öte aleme gidiş) insanı geçici kılmıştır.
Bu GEÇİCİLİĞİ bilmek ayrı, kabul etmek ve idrak etmek ayrıdır. Herkes geçici olduğunu, ölümlü olduğunu bilir ama herkes bu bilgiyi idrak edememiştir. İdrak eden insan için “GEÇİCİLİK” artık yüzleşilmiş ve kabul edilmiş bir bilgidir. İdrak edilen bilgi, dünyaya sadece BEN PENCERESİN’den değil, tüm evrene hem yukardan, hem içerden bakan bir teleskop gibi göz olur insana. İnsan sadece zihninin gözleriyle değil; kalbiyle ve ruhuyla da görür içinde yaşadığı toplumu, doğayı ve evreni.
GEÇİCİLİĞİMİ idrak ettiğimde sanırım yedi sekiz ay kadar zihnim acı çekmişti, kalbim sessizdi, ruhum ise “Sakin ol” diyordu, bedenim herşey “Hiç” olacağı günü bekliyor diye bağırıp duruyordu bana. Zihnimi, ruhumu, bedenimi ve kalbimi ayrı ayrı dinledim. Onların değerini, bu geçici hayatın belirlemediğini anlamam ve bunu kendime anlatabilmem aylarımı almıştı.İnsanın bu gezegende geçici olduğunu bilerek yaşaması, en başta zamanı gelince BIRAKABİLMEYİ becerebilmesi evrensel döngüye de çomak sokmaması demek aslında. Bu adeta YAŞAMA SANATI becerilerinden de biridir. Mevkisini, makamını, işini, bazen onu yoran eşini, bazen kendisini hırpalayan bir arkadaşını, bazen de kendisini hırpalayan bir aile üyesini ve sonunda da KENDİ HAYATINI , zamanı gelince bırakıp gitmek yada gitmeye hazır olabilmek; insanın dünyada kendisiyle YÜZLEŞMESİ gereken en önemli gerçekliktir bence.
Ancak çoğu insan bu gerçekliğin idrakinde olmadığı için bu gerçeklikle yüzleşmediği için BIRAKMAYI BECEREMEZ ve bir ÇOCUK gibi kalır bu gerçeklik karşısında.
Makamını bırakmaz; makamıyla varlığı kişiliği özdeştir adeta
Mevkisini bırakmaz, mevkisi yani personası ona yeryüzünde kapılar açan bir anahtardır adeta.
Bol kazanır ve servetinin kendisine ait olduğunu sanır ve servetini bırakmaz oysa ölürken ayağına bir çift çorap bile geçiremez kimse. Dünyada yaşarken yetmiş seksen yıl kullanım hakkı kendisinde olsun diye bir tarla bir ev, bir iş yeri, bir şirket için çalışır didinir ve didindikçe hayat amacı edindiğini sanıp, kendi putlarını hergün zihninde parlatır durur.
İşte son günlerde ülkemizde yaşadığımız siyasi olay ve kişilere baktığımda da BIRAKAMAYAN dolayısıyla ruhen sağlıksız siyasileri görüyorum. Koltuğunu makamını bırakmak istemeyen siyasiler,oturdukları koltuklarda basının ve kamuoyunun onlara SÜNNET ÇOCUĞU gibi İLGİ göstermesinden çok memnunlar.
Kamuoyu, bu seksenlik yaşlı erkeklerin hiçbirini onaylamasa da, onlar bu durumdan hiç rahatsız olmadan, gayet mutlu bir şekilde koltuklarında oturuyorlar. Çoğu, toplumun red edici söylemlerinin ilgi odağı oldukları halde, beş yaşındaki bir çocuğun salıncaktan kalkmaması gibi koltuklarından kalkmıyorlar. Bırakmayı bilmeyen bu yaşlı siyasiler,kanımca bırakmayı ÖLÜM ile eş tutuyorlar.Hatta bir tür korku gibi yaşıyorlar ,zamanın kendi yaşamları üzerindeki DEĞİŞTİREN ve DÖNÜŞTÜREN etkisini. GEÇİCİLİĞİ ile yüzleşmeyen ve bu GERÇEKLİĞE teslimiyete geçmeyen herkes kendini var ettiğini sandığı bir şeye mutlaka YAPIŞIR. Teslimiyete geçemeyen, BIRAKAMAYAN insan sadece kendisine değil içinde yaşadığı topluma da ciddi ekonomik siyasal ve sosyal travmalar yaşatabilir. Dünya tarihi de dahil olmak üzere ülkemizde son yıllarda yaşanan siyasi krizlerin altında ki sebeplerin içinde örtülü olanıdır bu sebep.
Geçtiğimiz kurban Bayramı’nda bir yaşlı siyasi basın mensuplarının ortasında oturmuş şekerini almış bayram çocuğunun sevinciyle gazetecilerin sorularını yanıtlarken müthiş mutlu görünüyordu. Oysa mensup olduğu partisi ve seçmenleri onu hain ilan etmişti. Ama o çocukken “Göster Pİ……..oğlum AMCALARA” diyen babasının sesini duymuş gibi ortada oturmuş,sünnet çocuğu edasıyla mutluydu. Çünkü ilgi ondaydı ve ilginin odağı oydu.
Bu sorun birçok siyasetçi için geçerli bence. ABD başkanlık koltuğunu adeta bir emlakçı dükkanının koltuğuna çeviren Trump da bırakmayı bilmiyor mesela…. Belli ki ölümle eş değer olan “BIRAKMAK” eylemine hâlâ idrak olamamış.
Yada ülkemizde zor yürüyen yaşlı erkek siyasiler “İlle de ben ve benim dediklerim” derken, herşeyi kontrol etmeden yaşayamadıklarını, kontrolün ve makamlarının getirdiği gücün olmadığı yerde kendilerinin de yok olacağı korkusu ile yaşadıkları çok açık. Ölümün bir yok oluş olmadığını söyleyen dinlere inanan bu insanların, bu sınırsız dünya ve koltuk sevdası ne ile açıklanabilir bunu bilemiyorum.
İnsan neye sıkı sıkı yapışırsa, yapıştığı her ne olursa olsun, insana özellikle ruh ve zihin dünyasında cehennemin kapılarını açar yani ciddi sorunlar çıkar. Hatta bazen toplumsal hayat içinde itibarını ve saygınlığını kişi kendi eliyle yok bile edebilir.
“İlgi odağı “olmak 20. yüzyılda doğmuş erkekler için hele de Anadolu’da doğmuş olanlar için önemlidir. Yüzyıllar boyunca savaşlar, istilalalar, göçler, seferler altında ezilmiş Anadolu’da, erkek nüfus sürekli kıyımlar yaşamıştır. Yaşayan erkek ise özellikle orta çağ ve yeni çağ dönemin sosyolojisinde gücün ve hayatta kalmanın da bir tür garantisi olmuştur.
Anadolu’da 20.yüzyılda yani yakın çağda da durum farklı olmamıştır. Çoğu çocukken “GÖSTER OĞLUM PİPİNİ AMCALARA” diyerek büyütülmüştür. Sorun yaratsalar bile o sorunun içinde ilgi odağı olmak hep hoşlarına gitmiştir. Tabi bu durum, sadece tarihin coğrafyanın, sosyolojinin, sosyal psikolojinin değil jeopolitiğin de kültürün içinde yerleşmiş ve filizlenmiş kodlarındandır
Son günlerde haberleri dinleyince diyorum ki sanki bu siyasilerin ,çocukken babalarından duydukları “GÖSTER OĞLUM P……. AMCALARA” şeklindeki sözlerini,yetişkin yaşamlarında ilerlemek için kendilerine YOL HARİTASI yapmışlar adeta.Siyasiler ZAMANLA ile olan iletişimlerini kesmişler ve hala BABALARINA ve AMCALARINA yani hepimize, p……..lerinin yerini alan koltuklarını göstererek VAR OLMA çabası içindeler.
Öncelikle kendisine kendini gösteremeyenler dünyada kimseye birşey gösteremezler, gelip geçerler. Ancak en başta kendilerine ve yaşam yolculuklarına saygısızlık yapmış olurlar.
Bu dünyadan geçerken korkanlar TRAVMALAR YAŞAR ve TRAVMALAR YAŞATIRLAR
Bu dünyadan sadece geçeceğini bilenler HUZURU YAŞAR ve HUZURU YAŞATIRLAR
Göster şekerini AMCALARA KALKANDAROĞLU istediğin kadar.
Nasılsa ZAMAN senin şekerini de tatsız kılar.














