Kapı gıcırtısı… Anadolu’da bu ifade boşuna doğmamış. Bir kapı aralandığında çıkan o ince, kararsız ses; içeridekilerle dışarıdakiler arasında gidip gelen, ne tam içeriye ait ne de bütünüyle dışarıda kalan bir hâli anlatır. İşte tam da bu yüzden, “kapı gıcırtısına oynamak” dediğimizde, aslında bir tavrı tarif ederiz: Rüzgârın yönüne göre konum alan, kesin bir duruş sergilemekten imtina eden, fırsatın kokusunu uzaktan alıp ona göre pozisyon değiştiren bir tavır.
Silifke gibi köklü, katmanlı ve hafızası güçlü bir yerde bu deyimin daha da anlamlı hâle gelmesi tesadüf değil. Çünkü küçük yerlerde ilişkiler daha görünür, dengeler daha hassastır. Kim kiminle konuştu, kim kime selam verdi, kim hangi sofraya oturdu… Bunların hepsi birer veri gibi işlenir zihinlerde. Böyle bir zeminde “kapı gıcırtısına oynayan” olmak, aslında bir hayatta kalma stratejisi olarak da okunabilir. Ama mesele tam da burada başlar: Hayatta kalmak için seçilen yol, bir süre sonra karakterin yerine geçer mi?
Silifkeli dediğimizde akla gelen o kendine has özgüven, doğrudanlık ve yer yer inatçı tavır, kapı gıcırtısına oynamakla pek de yan yana durmaz aslında. Bu toprakların insanı, tarih boyunca ya taraf olmuştur ya da kendi tarafını yaratmıştır. Göksu’nun akışı gibi net, Toroslar’ın yamaçları gibi dik bir duruş… Fakat modern zamanlar, bu netliği törpüleyen yeni alışkanlıklar getiriyor. Sosyal ilişkilerde, yerel siyasette, hatta günlük esnaf muhabbetinde bile bir “bekleyelim, görelim” hâli giderek yaygınlaşıyor.
Bir kahvehaneye girin, iki masa ötede konuşulanları dinleyin. Konu çoğu zaman aynı yere varır: “Bakalım kim kazanacak?”, “Şimdi ona da ters düşmeyelim…”, “Yarın öbür gün lazım olur.” Bu cümleler, kulağa masum gelebilir. Hatta bir yönüyle pragmatiktir de. Ama sürekli tekrarlandığında, bir toplumsal refleksi besler: Taraf olmaktan kaçınan, sorumluluğu erteleyen ve en önemlisi risk almayan bir refleks.
Kapı gıcırtısına oynamak, kısa vadede kazandırır gibi görünür. Kimseyle arayı bozmazsınız, her kapı size biraz aralık kalır. Ama uzun vadede bu aralıklar, bir türlü tam açılmayan kapılara dönüşür. Çünkü insanlar, kimin nerede durduğunu bilmek ister. Güven dediğimiz şey de tam burada doğar. Netlikten. Tutarlılıktan. Bugün söylediğini yarın inkâr etmeyen bir çizgiden.
Silifke’nin sokaklarında büyümüş biri için bu durum daha da dikkat çekicidir. Çünkü burada herkes, herkesin geçmişini az çok bilir. Dün ne dediğini, kiminle yan yana durduğunu, hangi meselede nasıl tavır aldığını… Hafıza güçlüdür. Bu yüzden kapı gıcırtısına oynayanlar, aslında sandıkları kadar görünmez değildir. Tam tersine, o “kararsız” duruş, zamanla en belirgin özellikleri hâline gelir.
Bu yazı, kimseyi itham etmek için değil; bir aynayı biraz daha net tutmak için yazılıyor. Hepimizin hayatında, kapı gıcırtısına oynadığımız anlar olmuştur. Bazen bir arkadaş ortamında, bazen iş hayatında, bazen de daha büyük meselelerde… İnsan, doğası gereği kendini korumak ister. Ama mesele şu: Kendimizi korurken, kimliğimizden ne kadar ödün veriyoruz?
Silifke’nin ihtiyacı olan şey, daha fazla ses değil; daha net sesler. Daha fazla insan değil; daha tutarlı insanlar. Herkesin aynı fikirde olması gerekmiyor elbette. Zaten asıl zenginlik, farklı fikirlerin bir arada var olabilmesidir. Ama bu fikirlerin arkasında durabilmek, onları savunabilmek ve gerektiğinde bedel ödemeyi göze alabilmek… İşte bu, bir toplumu ileri taşıyan asıl güçtür.
Kapı gıcırtısı, bir uyarı sesi gibi de düşünülebilir. “Bir şeyler tam değil” diyen ince bir işaret. O sesi duyduğumuzda, kapıyı ya tamamen açmak ya da kapatmak gerekir. Arada bırakmak, hem içeriyi hem dışarıyı huzursuz eder. Silifke gibi güçlü bir karaktere sahip bir yerin insanına da bu yakışır: Net olmak. Duruş sahibi olmak. Rüzgârla birlikte savrulmak yerine, gerektiğinde rüzgâra karşı durabilmek.
Belki de asıl mesele, kapı gıcırtısına oynayanları eleştirmekten önce, neden bu kadar çoğaldıklarını anlamaktır. Ekonomik kaygılar mı, sosyal baskı mı, yalnız kalma korkusu mu? Her birinin payı olabilir. Ama sebep ne olursa olsun, sonuç değişmiyor: Belirsizlik, güveni aşındırıyor.
Son söz yerine şunu söylemek mümkün: Kapılar hayatın her alanında karşımıza çıkar. Kimini biz açarız, kimini başkaları. Ama o kapıdan nasıl geçtiğimiz, nasıl bir ses bıraktığımız geride, işte o bizim hikâyemizdir. Silifke’nin hikâyesi ise, yarım aralık kapıların değil; ardına kadar açılan, içeriye ışık alan kapıların hikâyesi olmalıdır. Dolayısıyla, siz değerli okurlarımıza sevgi dolu selamlarımızı iletirken; sağlık, huzur ve mutluluklar diliyorum. Sağlıcakla kalın.
Mehmet GÖKSELLİ
Yardımcı Editör-Yazar-Denetmen














