Vaktiyle, uzak diyarların birinde, mevsimlerin diliyle konuşan bir bilge yaşarmış. İnsanlar ona hep aynı şikâyetle gidermiş:
“Yazın sıcağından yanıyoruz, kışın soğuğundan donuyoruz. Hiçbir mevsim bizi mutlu etmiyor.”
Bilge, bir kış günü evinin camından dışarıdaki bembeyaz sessizliği izlerken şöyle demiş:
“Kış, doğanın kendine döndüğü, yarasını sardığı uykusudur. Siz dışarının soğuğuyla uğraşırken, içerideki ateşinizi beslemeyi unuttunuz. Mevsimlerden değil, kendinizden kaçıyorsunuz.”
Kış mevsimini kimse gelsin istemez; hep yaz özlenir. Ama aşırı sıcaklarda kaçacak gölge arayınca “Of ya, bu nasıl sıcak?” der kışı özleriz. Oysa her mevsimin masum bir özgüveni vardır; doğayı korumakla ve beslemekle sorumludur.
Şahsen ben kış mevsimini özlemle bekler oldum. Eve kapanınca daha üretken oluyorum. Peki, kış mevsiminde neler yapıyorum? Gözüm, elim, ayağım, aklım çalışıyor: Kitap okuyorum, kitap yazıyorum, resim ve el sanatları icra ediyorum, belgesel izliyorum, spor ve yürüyüş yapıyorum. Kısacası kış mevsiminin o masum bekleyişini hayranlıkla, doğayla birlikte yaşıyorum.
Masum bir özgüven olur mu?
Olmaz mı? Olur tabii ki…
Çünkü masum özgüven iddia taşımaz, kendini kanıtlama ihtiyacı hissetmez, kimseyi geçmek istemez. Sadece şunu bilir:
“Eksiklerimle de benim, fazlalarımla da benim… Ve ben, bütün hâlimle yeterliyim.”
Sakın yanlış algılamayın; bu hâl kibir değildir. Tam tersine, kendimi kabullenişimin olgunluğudur. Zira kendi hâlimi sevdiğimde daha üretken oluyorum. Başkası gibi görünmeye çalışmıyor, sürekli onları memnun etmek için o yapay protokol maskemi takmıyorum. Yapay tebessümlerden uzaklaştığımda kendimi düzeltme telaşım da bitiyor; hafifliyorum. Çünkü artık başkalarının gereksiz yükünü taşımıyorum.
”Aman o kırılmasın” diye topladığım her parçayı, kendi benliğimin dışında bırakıyorum. Biliyorum ki o aldığım yükler, gün gelir kalbimde ağır bir yük olur.
Bu duruş bencilce değil; insanın kendini koruma ve var olma halidir. Masum bir özgüven olan bu sığınağımdan tabii ki zaman zaman çıkıyor, doğanın muhteşem kollarına koşuyorum.
Her insanda olduğu gibi benim de inkâr edemeyeceğim hatalarım olabiliyor; ama kendime karşı yumuşak ve hoşgörülü davrandığımda, o hatalarla bir daha sancı içinde yüzleşmek zorunda kalmıyorum.
Bu yumuşama ruhumu dinlendiriyor. O anlardaki manevi dinginliğin, en büyük şefkat olduğunu biliyorum.
Kısacası; “Olduğum hâlimle de yeterliyim,” diyebiliyorsa insan, işte o gün içindeki yarış biter. Ne birine yetişme telaşı kalır ne de birine kendini ispat etme ihtiyacı…
Aynaya baktığında kusurlarını saymaz artık; çünkü yolunu görüyordur. Yorulduğu yerlerde mola veriyordur. Kendi yarasını sarıp kendi kendini iyileştiriyordur. O “kendi hâlim” dediği yerde kendine yabancı değil, kendine yoldaş oluyordur.
İnsanın kendi hâli ne güzeldir, bilseniz? Abartısız, iddiasız, gösterişsiz ama sahici… Çünkü insan en çok kendisi gibi olabildiğinde huzurludur. Ve en masum özgüven şudur:
“Ben buyum ve bu hâlimle de yeterliyim.”
”İnsan, başkalarının kalabalığında bir yabancı gibi yaşamaktansa, kendi tenhasında bir dost gibi kalmayı öğrendiğinde uyanır.”
Ne dersiniz?
Sağlık dileklerimle…
Emine Pişiren
@herkes























