HAYDİ KALKIN ZEFİREEE!
Çocukluğumun Şereflikoçhisar’ında Ramazan, gece saat üç sularında uzaktan gelen o derinden ve vakur davul sesiyle başlardı.
Önce çok uzaktan, belli belirsiz duyulurdu o “GÜM GÜM GÜM” sesi; sanki geceye fısıldarmış gibi…
BİR SARI SOKAK LAMBASI.
BİR TOZLU YOL.
BİR GÖLGE.
Ses yaklaştıkça bir heyecan kaplardı içimizi.
Evin ışığı ya açık olurdu ya kapalı; biz hemen pencereye koşup perdeyi aralardık.
Uykulu nefesimizden camda oluşan o hafif buğuyu elimizle siler, dışarıyı görmeye çalışırdık.
O cılız ışığın altında davulcuyu seçmek bir oyuna dönüşürdü.
Davulcu hiç durmazdı.
Karanlığın içinde sanki bir yere yetişiyormuşçasına hızlı hızlı, adeta koşar gibi geçerdi sokağımızdan.
Nefes nefese “HAYDİ KALKIN, UYANIN!” diye bağırsa da sesi rüzgâra karışır; biz ne dediğini tam anlayamadan o, rüzgâr gibi geçer giderdi.
Aklımızda kalan sadece o hızlı gölgesi ve gecenin sessizliğini döven davulunun yankısı olurdu.
Bayram sabahları bahşiş için kapımıza gelen o canlı kanlı davulcuyla, gece yarısı uykulu gözlerle perdenin arkasından seçtiğim o hızlı gölgeyi zihnimde bir türlü birleştiremezdim.
Gündüz gördüğüm bir insandı ama gece o rüzgâr gibi geçen silüet, benim çocuk kalbimde uykularımızdan süzülüp giden bir masal kahramanıydı.
O SES SADECE BİR DAVUL DEĞİLDİ;
O SES, BİR ÇOCUKLUK MASALIYDI.
O geçip giderken, mahallenin pencerelerinde birer birer yanan sarı ışıklar sanki birbirine sessizce selam veren komşular gibiydi.
Davulcunun sesiyle başlayıp sabah ezanına kadar geçen o kısıtlı vakitte, o bereketli zefir vaktinde, tatlı bir telaşla karnımızı doyururduk.
ANNEM HEP “ZEFİR” DERDİ.
“Zefirde ne yiyeceğiz?” diye sorardı.
Anadolu’nun birçok yerinde eski topraklar sahur demez, “Zefir” derlerdi.
Bugünlerde öğrendim ki meğer bu kelime ne kadar derinmiş…
Zephyrion (Zefir); sabahın ilk ışıklarından hemen önce esen, insana huzur ve dirilik veren o en hafif, en serin batı rüzgârıymış.
Annemden kalan o güzel mirasla bu kelimenin sadece bir vakit değil, aslında gecenin en kutsal nefesi olduğunu çok sonra anlayacaktım.
Bizim evde sahur sadece karın doyurmak değil, o zefir serinliğinde ruhu da doyurmaktı.
Annem “Zefirde ne yiyeceğiz?” derken aslında sofraya o mübarek esintiyi, şafak öncesinin o diriltici nefesini davet ederdi.
Biz de çocuktuk ama o sofradan geri kalmaz, hevesle kalkardık.
Maksadımız “ÇOCUK ORUCU” tutmaktı; o minik yüreğimizle öğlene kadar dayanır, orucumuzu yarım günün gururuyla tamamlardık.
Mutfaktan gelen o tıkırtılar…
Çatal kaşık sesleri ve demlenen çayın o mis gibi kokusu gecenin serinliğinde içimizi ısıtırdı.
Ezan sesiyle birlikte niyet eder, sofradan kalkıp o huzurlu uykuya geri dönerdik.
Şimdilerde o davulcuların yerini soğuk alarmlar, telefon sesleri aldı.
Birçok yerde bu gelenek artık kaldırılmış olsa da, benim çocukluğumun hafızasında o davulcu hâlâ rüzgâr gibi geçiyor; o “GÜM GÜM” sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor.
Teknoloji bize sadece zamanı hatırlatıyor ama o davul sesi bize çocukluk hevesini, komşuluğu ve o tertemiz huzuru hatırlatıyordu.
Ve ben her Ramazan gecesi, alarm çalmadan hemen önce uzaktan gelen o davul sesini beklerim; belki zefir vaktinin serinliğinde bir anlığına duyulur diye…
Yazar: Nezahat Göçmen, 2026
Şereflikoçhisar #EskiRamazanlar #Zefir #SahurVakti #ÇocuklukAnıları #AnadoluKültürü #NezahatGöçmen #Geleneklerimiz #RamazanDavulcusu #KültürelMiras #SeherVakti #MasalGibi #Nostalji #Zephyrion #ZefireKalkmak #AnadoluAğzı #SabahRüzgarı #ŞafakVakti #2026





















