Bu ülkede artık herkesin hissettiği ama yüksek sesle konuşmaktan çekindiği bir gerçek var:
Ekonomik yük, herkese aynı şekilde dağılmıyor.
Devletimiz elinden geleni yapmaya çalışıyor, bunu inkâr etmek haksızlık olur. Zor bir dönemden geçiyoruz; küresel krizler, salgınlar, savaşlar, ekonomik dalgalanmalar… Bunların bedelini yalnızca bu ülke değil, tüm dünya ödüyor. Ancak bütün bu tabloya rağmen, çözülmesi gereken ciddi bir sorun hâlâ ortada duruyor: borç yükü altında ezilen vatandaşın durumu.
Bugün bazı borçlar çeşitli düzenlemelerle hafifletiliyor, erteleniyor ya da yapılandırılıyor. Bu adımlar önemlidir ve gereklidir. Ancak sahaya indiğinizde, sokağın gerçeği başka bir şey söylüyor.
Peki ya vatandaş?
Market defterine veresiye yazdıran,
Elektrik faturasını ödeyemediği için evinde ışığı kısmak zorunda kalan,
Doğalgaz kesilmesin diye çocuğuna mont giydirip evde oturan insanlar…
Bu insanlar borcunu inkâr etmiyor.
Kaçmıyor.
Saklanmıyor.
Sadece ödeyemiyor.
İcra dosyaları her geçen gün artıyor. Borçlar rakam olmaktan çıkıp hayata dönüşüyor. Ev yok ama kira var. İş yok ama borç var. Maaş var ama yetmiyor. Bir de bunun üzerine faizler, masraflar ve haciz baskısı ekleniyor. Böyle bir tabloda insanlara “neden ödemiyorsun?” diye sormak artık vicdanla açıklanamaz.
Pandemiyle birlikte “sistem değişti” denildi. Doğru, değişti.
Ama bu değişim herkes için aynı sonucu doğurmadı.
Gelirler düştü, hayat pahalılaştı. Market, elektrik, su, doğalgaz, internet… Bunlar lüks değil; yaşamın temel ihtiyaçları.
Peki bu ihtiyaçların karşılığı olan gelir nerede?
Sorun şurada başlıyor: Çözüm hâlâ baskı, haciz ve tehditle aranıyor. Oysa bu yöntemler borcu bitirmiyor; yoksulluğu derinleştiriyor. Boğulan bir insana “yüz” demek çözüm değildir.
Eğer gerçekten sosyal bir devlet anlayışını savunuyorsak, eğer “devlet vatandaş için vardır” diyorsak, bazı gerçekleri cesaretle konuşmak zorundayız. Uzun süredir tahsil edilemeyen, yıllardır rafta bekleyen borçlar için daha insani çözümler üretilmelidir. İnsanlara nefes alacak bir alan açılmadan bu yük hafiflemez.
Bu bir suçlama değil.
Bu bir isyan da değil.
Bu, sahadan gelen bir gerçeklik çağrısıdır.
Bu zor günler elbet geçecek. Ama o güne kadar devletle halkın karşı karşıya değil, yan yana durması gerekiyor. Güçlüden değil, haklıdan yana bir denge kurulması gerekiyor.
Çünkü bu ülke, ancak halkı rahatladığında ayağa kalkabilir.
























