TARİH TEKERRÜR EDER. GERÇEĞİ GÖRMEYEN GİDER.
ANADOLU TÜRKLÜĞÜNÜN GELECEK SINAVI
Slavlar, Doğu Avrupa’nın geniş orman ve steplerinde, Hint-Avrupa kökenli kabileler olarak yavaş yavaş ortaya çıktı. Geç Antik Çağ boyunca yazısız ve kabile temelli bir yaşam sürdükleri için, erken tarih kaynaklarında görünürlükleri azdır. MS 6. yüzyılda Bizanslı tarihçiler onları “Sklavenoi” ve “Antes” olarak kaydetti. Kavimler Göçü’nün yarattığı siyasi boşluk, Slavların Orta, Doğu ve Güney Avrupa’ya yayılmasını hızlandırdı. Zamanla Batı, Doğu ve Güney Slavları oluştu. 7–9. yüzyıllarda devletleşme başladı; Hristiyanlaşma ve Slav alfabesi, onların kimliklerini pekiştirdi.
Bu bölgelerde uzun süre Ural kavimleri, Turani unsurlar, Germenler, Keltler, Traklar ve Romalılar vardı. Başlangıçta Batı Hunları etkili oldu; ardından Avarlar, Peçenekler, Hazarlar, Kuman-Kıpçaklar ve çeşitli Ural kökenli topluluklar geldi. Slavların etkili çoğalmaları ile Yakutistan’dan Tatarların ele geçirdiği yerlere, hatta Çuvaşlara kadar onlarca kabile ve halk unsuru ya yok oldu, ya eridi, ya da tarih sahnesinden çekildi. Günümüzde bile Türk Çuvaşlarının Çeboksarı, Tatarların Kazan ve Başkurtların Ufa’sı gibi yer isimleri bu mirası taşır. Ancak Slav milletleri, Rusya öncülüğünde Adriyatik’ten Baltık’a, Bering Boğazı’na kadar uzanan geniş bir coğrafyada kültürel ve siyasi hakimiyet kurdu. Sibirya ve Kafkaslar’daki yerli halklar, hızlı bir Slavik asimilasyona maruz kaldı. Orta Asya 1989 ile kurtuldu.
Bugün, Türk Dünyasının yeniden uyanışı ve özgürlüğe yönelmesi karşısında bazı unsurlar, tarih sahnesine çıkmış Slavların sürecine benzer biçimde, devletleşmeye ve kendi dillerini oluşturmaya başlamış durumda. Bu durum, bizim için açık bir aleyte ilerleme ve alan genişletme tehdididir. Türklük coğrafyasının ve tarihsel geçiş yollarının bu şekilde tehdit edilmesi kabul edilemez. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun etnik olarak doldurulması ve doğumlarla alanın hızlıca kapatılması ciddi bir risk oluşturmaktadır. Bu süreç, Türkiye’nin Batı bölgelerindeki vergi mükellefleri üzerinden, Türk milletinin aleyhine işleyen bir mekanizma olarak devam etmektedir.
Bu bir ırkçılık yazısı değildir. Bu, bir refleks ve gelecek kaygısıdır. Türk milleti, kültürünü, dilini ve tarihsel kimliğini korumak zorundadır. Geleceğini inşa etmek ve haklarını savunmak, her bir bireyin ve topluluğun görevidir. Türk olmamızın gerçek anlamı, sadece soy veya coğrafi sınırlarla değil, tarih bilinci ve milli sorumlulukla ölçülür. Türk, geleceğini Kızıl Elma’da arar.
Tarihi perspektifte Yavuz Sultan Selim’in hatalı stratejik hamleleri, Mısır Memlük ve İran’daki Türk hükümdarlıklarıyla yaşanan çatışmaların sonucu Türklüğü parçalamıştır. Atası Yıldırım Beyazıt’ta Timur ile Ankara’da benzer hataya sebep olmuştur. Türkün, Türkü kırması olmaz. Bugün gerçeğimiz ve sorunlarımız geçmişin izlerini taşır. Ayrışma bizi yok olmaya götürüyor.
Türkiye, Irak, Suriye ve İran coğrafyasında etno-milliyetçilikle yeni bir ulus yaratma çabaları gözlenmektedir. Sahte tarihçilik, uydurma ata figürleri ve sahte kahramanlar, geleceğe yönelik toprak ve hak iddialarını meşrulaştırmak için kullanılıyor. Bu nedenle coğrafyamızın bütününde bu yayılmanın durdurulması, sekteye uğratılması ve engellenmesi zorunludur. Politik duruşumuz, gerçeğimize yönelik olacaktır. Gerçeğimiz, Türklüktür.
Bugün Türkiye Cumhuriyetinin getirdiği eşit yurttaşlık ve İslam dininin “Müslümanlar kardeştir.” ilkesinin bile kendilerini kesmediği bir kavmiyetçilik ruhsalında, coğrafyamızda, Türkiye, Irak, Suriye ve İran’da etno-milliyetçilikle bir ulus yaratılma çabası kabul edilemez. Bu bir hak iddiası değildir. Bir megalo idea, bir megalo manyaklık ve birlikte yaşama hakkının daha ötesini isteyen ele geçirici, acımasız bir katledilicik ile karşı karşıyayız. Arsız bir talepkarlığa karşı gücümüzü göstermeliyiz.
Gücümüz, Türkçenin yutucu etkisi olacaktır. Türkçe, bu süreçte milli bir yapıştırıcı unsur olarak görev yapmalıdır. İskan politikaları, evlilikler ve kültürel etkileşimlerle güçlendirilmiş birleşmeler, Türklük bilincinin sürdürülmesine hizmet eder. Aksi hâlde, geleceğimiz parçalanmış ve hedefsiz kalır; tarihten siliniriz. Türklük, yok olmaya mahkûm olur.
Türklüğün yükselişi ve bölgesel hegemonya hedefi, karşı tarafın ilerlemesini kabul etmeksizin savunulmalıdır. Eğer bu ilerleme durdurulmazsa, kaos, adaletsizlik ve parçalanmış bir coğrafya ortaya çıkar. Türkçe, bu yürüyüşün ve kültürel birleşmenin temel aracıdır. Bölgesel evlilikler, kültürel etkileşimler ve ortak değerler, Türklüğün varlığını koruyacak en önemli unsurlardır. Gökyüzünde Gökkuşağı. Ama Türk’ün olmadığı hayat bile anlamlı değildir.
Ulus oluşturma örnekleri pek çoktur. Amerika Birleşik Devletleri, merkezi otoritenin askeri ve ekonomik gücüyle ve İngilizce’nin yaygınlaştırılmasıyla birleşti. Fransa, I. François döneminde Fransızcayı resmi dil yaptı; Paris lehçesi standartlaştırıldı, Latince kamusal alandan çekildi. Almanya’da Luther’in İncil çevirisi ortak bir dil yarattı; devletler birleşmeden önce zihinler birleşti. Rusya’da Puşkin, Afrika kökenli olmasına rağmen Rus kültürünü ve dilini şekillendirdi. Bu örnekler, güçlü bir dil ve kültür birliği olmadan ulus olmanın mümkün olmadığını gösterir. Bugün Mandarince ve Sosyalist görünümlü Çin, tarihsel akıcılığı altında yüksek standartlara dönük sanayileşme ile yükseltiyor ve birleştiriyor.
Türk milleti de aynı şekilde, etrafındaki kültürel mozaiklerden güç alarak, kendi dil ve kültür birliğiyle yükselmelidir. Türklük sadece coğrafi bir kavram değil; tarihsel bir sorumluluk ve geleceğin teminatıdır. Türkün geleceği ne İmralı’da ne de başka bir güncel çıkarın elindedir. Geleceği, Tuna’dan Altaylara, Adriyatik’ten Türklerin bulunduğu her yere uzanacaktır. Türkçe, coğrafyamızda birleşmeyi sağlayacak, kültürel ve politik bir yapıştırıcıdır. Karışık evlilikler, kardeşlik bağları ve ortak değerler bu süreçte kritik önemdedir. Ortak çıkarlar, Türkçenin bağlayıcılığı ile ortak ideal ve iddia peşinde olmaktan geçmektedir. Elbette, sürdürülebilir kalkınma amacımızdır. Ama iç çatışmalar ile ve aynı yolda yürümeyen insanlarla ekonomik ilerleme mümkün değildir.
Türk milleti, kendi Kızıl Elma hedefi altında birleşmelidir. Yok olursa, coğrafyamız kaosa ve parçalanmaya mahkûm olur. Bu, sadece bir uyarı değil; tarihsel bir sorumluluktur. Geleceğe sahip çıkmak, geçmişin hatalarını tekrar etmemek ve milli bir bilinç inşa etmek zorunludur.
Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak doğru anlatılır ve anlaşılır olmalıdır.
Dil ve Kültür Birliği: Milli dil ve kültür, millet olmanın temel taşıdır. Türkçe birleştiricidir.
Tarih Bilinci: Anadolu Medeniyetleri ve Türk Tarihi. Coğrafya ortak bilinci ve Milli kimlik Türklük.
Toprak ve Hak Savunması: Vatan, her zaman korunması gereken bir emanet olarak görülmelidir. Türkiye, her kavmin, yaşayan her vatandaşın bölünmez bir vatanıdır.
Eğitim ve Zihin Birliği: Ortak değer, milli bilinç. Ama ille iş, ille aş. Aç millet olunmaz.
Geleceğe Yönelik Strateji: Ortak geleceğimiz sürdürülebilir kalkınmanın tüm vatan sathına yayılmasıdır.
Birlik ve Dayanışma: Tasa, keder ve mutlulukta birlikte olmak.
Bağımsızlık ve Özgürlük: Tüm paydaşları kapsayan evrensel insan hakları.
Türk milleti, bu ilkelerle varlığını koruyacak ve geleceğini inşa edecektir. Tarih tekerrür etmeden, Türkler olarak sorumluluğumuzu bilmek zorundayız.























