Her yıl 8 Mart geldiğinde dünyanın dört bir yanında aynı manzaralarla karşılaşıyoruz: Anmalar, görseller, paneller, süslü cümleler… Biz de bu hassasiyetle çalışmalar yapıyoruz, yapmaya da devam edeceğiz. Ama bir gerçeği artık açıkça konuşmamız gerekiyor: Günü kurtarmaktan toplu halde vazgeçemedik.
Kendi çevremde küçük bir soru sordum: “Kadın deyince aklınıza ilk gelen nedir?”
Gelen cevaplar çarpıcıydı: cinayet, ölüm, eziyet… ve ancak sonrasında “anne.”
İlk üç cevap beni şaşırtmadı. Çünkü 2026 yılındayız ve ne yazık ki tablo hâlâ değişmiş değil.
Bunu ben söylemiyorum. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verileri söylüyor. Yıllara yayılan rakamlar, kadın cinayetlerinin azalmadığını, aksine uzun yıllardır yüksek seviyelerde seyrettiğini açıkça ortaya koyuyor. Bu sadece bir veri değil; bu, derinleşen bir toplumsal sorunun göstergesi.
Sorunun adı belli:
Ataerkil yapı, cinsiyet eşitsizliği ve kadının yaşam hakkını tehdit eden güç ilişkileri.
8 Mart; çiçek, mesaj ve etkinlik günü değil.
8 Mart; hak, eşitlik, özgürlük ve dayanışma günüdür.
Peki yerelde durum ne?
Mersin’in tarihine baktığımızda önemli bir gerçek karşımıza çıkıyor: 1950-1951 yıllarında Müfide İlhan, Türkiye’nin ilk kadın belediye başkanı olarak görev yapıyor. Aradan geçen onca yıla rağmen bu örneğin devamının gelmemesi düşündürücü.
Ancak olumlu adımlar da yok değil. Mersin Büyükşehir Belediyesi’nde Sayın Vahap Seçer döneminde kurulan Kadın ve Aile Hizmetleri Daire Başkanlığı önemli bir dönüm noktasıdır. Kadının güçlendirilmesi, emeğinin görünür kılınması ve şiddetin önlenmesine yönelik çalışmalar bu anlamda kıymetlidir.
Mezitli Belediyesi’nin aldığı bir karar ise ayrıca dikkat çekici: Kadına şiddet uygulayan ya da bu tür olaylara karışan kişilerin kamu görevinde yer bulamaması. Bu tür net ve kararlı duruşlar, sadece söylem değil, gerçek bir irade ortaya koyar.
Yerel yönetimlerde kadın daire başkanlarının ve kadın yönetici sayısının artması elbette önemli. Ama yeterli mi? Hayır.
Siyasette hâlâ kadınlar kota tartışmalarına sıkıştırılıyor. Eşit temsil konusunda ise ne yazık ki tüm siyasi partiler sınıfta kalıyor.
Bir başka zor ama gerçek konuya da değinmek gerekiyor:
Kadının kadına verdiği zarar…
Bunu görmezden gelemeyiz. Kıskançlık, hırs, kibir ve rekabet duygusu kontrol edilmediğinde, en az diğer sorunlar kadar yıkıcı olabiliyor. Birbirinin önünü kesmeye çalışan, dedikoduyla beslenen bir anlayış, kadın dayanışmasının en büyük düşmanıdır.
Oysa gerçek çok basit:
Hepimize yetecek kadar alan var.
Hepimize yetecek kadar fırsat var.
Birbirimizle değil, sorunlarla mücadele etmeliyiz.
Sonuç olarak…
Veriler bize şunu söylüyor: Yapılması gereken daha çok iş var. Hem yasaların uygulanması hem de toplumsal dönüşüm konusunda ciddi eksikler var.
Ama çözüm de belli:
Önce birbirimize sahip çıkacağız.
Sonra diğer kadınlara…
Çünkü dayanışma olmadan değişim olmaz.
Unutmayalım:
Bu dünyadan ayrılırken arkamızdan söylenecek en kıymetli söz şudur:
“İyiliklerle dolu bir insandı.”






















