Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Vesayet Demokrasisi – I


08 Mart 2009 01:00

1 Yorum

Demokrasi;

Kitaplardan anlatıldığı, geçmişteki kadim uygulamalardan günümüze kalan anılarda (ve de yazılı belgelerde) söylenildiği ve günümüzdeki modern uygulamalarında bizlere öğretildiği kadarıyla insanların, kendilerinin nasıl yönetileceği konusundaki iradelerinin yönetime yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yazının başında özetlemek gerekirse;

Kişinin içinde yaşadığı toplumun nasıl yönetileceğine doğrudan ve/veya dolaylı katılımı demokrasi olarak adlandırılmaktadır.

Teknik olarak mümkün görünse de öz olarak var olabileceğine asla inanmadığım ütopik bir felsefe olarak demokrasinin özü kişinin hür iradesidir. Çünkü kişi toplum yönetimine; kendi menfaatleri doğrusunda ve menfaatlerinin bileşimini yansıtan yalın, çıplak ve kendisini ilgilendiren onlarca faktörün bileşimi olan tamamen kendine has bir irade ile katılmaktadır.

İnsan popülasyonunun az olduğu dönemlerde kararların doğrudan ilgili bireylerce alındığı doğrudan demokrasi modeli uygulanmıştır. Fakat insan sayısının çokluğu her bireyin yönetime doğrudan katılımına imkân vermediği için artık günümüzde bireylerin temsilini esas alan temsili demokrasi modeli uygulanmaktadır.

Bu modele göre bireyler kendi iradesini yönetime en iyi yansıtacak kişiyi kendi temsilcisi olarak belirlemekte ve devletin yasama ve kısmen de yürütme faaliyetlerine katılan bu seçilmiş kişi ve kişiler, birey ve bireyleri temsil ediyorlar. Bu sistemin görünürdeki mantığına göre herkes bir şekilde temsil edilmekte, hakları ve menfaatleri devlet ve toplum nezdinde en uygun şekilde korunmaktadır.

Katılımcı demokrasi ya da çoğulcu demokrasi ayrımlarına pek girmek istemiyorum. Detaylar en basit siyaset bilimi kitaplarında bile fazlasıyla yer almaktadır. Ayrıca tercihleri hiçbir şekilde yasama meclisinde temsil edilmeyenlerle (barajın altında kalan partiler gibi sorunlar) ilgili sorunu da bu yazının konusu dışında bırakmayı uygun görüyorum.

Benim vurgu yapmak şey istediğim insan denen varlığı diğer canlılardan ayıran ve ona bir erdem atfeden “hür irade” konusudur. Görüldüğü kadarıyla demokrasi bir hür irade meselesidir. Teorik olarak ortada özgür bir irade varsa demokrasi vardır. Eğer ki bireylerce ortaya konmuş hür bir irade yoksa demokrasi yoktur. Görünüş olarak demokratik kurumlar var olsa bile böylesi bir yönetim olsa olsa antik cumhuriyet yönetimlerinden herhangi birisidir.

Türkiye son on yılı aşkın bir zamandır dış dengelerin bir gereği olarak belirgin bir politik ve sosyo-ekonomik baskı altındadır. Her ne kadar bundan nemalananlar bunu inkâr etse de bu yadsınamaz bir gerçektir.

2000–2001 yıllarında ekonomik olarak dibe vurdurulan ülke, getirilen yeni iktidar ile toplumsal değerler olarak da son 6–7 yıldır dibe vurdurulmuş durumdadır.

Bunun nasıl olduğu konusu çok uzun anlatımlar gerektirir. Ancak daha Mayıs 2006 tarihinden beri yaşanan reel kriz ve dibe vuruşun yansımaları uluslar arası sermayenin makyajı ile uzun süre gizlenmeye çalışıldı. Fakat Türkiye’deki menfaatlerini seçilmişler üzerinden sürdüren gerçek iktidar sahiplerinin kendi krizleri baş gösterince ülke bir anda “kral çıplak” vaziyetinde arz-ı endam etti.

Bu toplumun bir arada yaşayan her üç nesli de geçmişte yaşanmış acı tecrübelerin etkisiyle hala gelecek korkularından arınabilmiş değildir. İktidarın “sadaka ve sadakat ekonomisi” çerçevesinde gücünü artırdığı günümüzde, krizin kendini iyice göstermesi ile insanların belleklerindeki korkuların izleri daha da belirginleşmeye başladı.

 Keynes’in tasarruflarla ilgili olarak ileri sürdüğü “ihtiyat saikiyle tasarruf” kavramı, bu endişenin insan belleğinde yarattığı izlerin, homo economicus’un ekonomik davranışlarındaki yansımasını izah etmektedir.

İhtiyat saiki kavramı bildiğimiz gelecek korkusunun eski dildeki söyleniş şeklidir. Ve Türkiye’nin son on yılı insanlara gelecek korkusunun en derinden yaşatıldığı on yılımız olarak tarihimize geçecektir. Her ne kadar pek çok politikacı 70’li yılların genel yokluk yıllarını örnek gösterse de o zaman ki toplumsal doku ve dayanışma anlayışı böylesi korkular yaşatmamıştır insanlara.

Ama toplumsal dokunun acımasızca deforme edildiği son yıllarda yeniden yaşanan ekonomik kriz ve insanların en temel ihtiyaçlarına ilişkin korku ve endişeleri dayanışma ruhunun da artık yok olduğu şu günlerde geçmişteki krizlerden daha derin izler bırakmaktadır.

İnsanları “sadakaya ve sadakaya sadakate mahkum eden” bu süreci bir kenara bırakarak tekrar demokrasi konusuna dönelim.

Devamı Yarın…

Okunma Sayısı: 118
Kategori: Halil DAĞ

Yazarın Diğer Yazıları

Türk Rus İlişkilerinde Enerji Jeopolitiği

1986’da başlayan doğalgaz işbirliği ile Türkiye Rusya ilişkisi, 20. Yüzyılın sonlarından itibaren farklı şekiller almaya...

Bahçeli’nin Mübarek Elleri

Herkes neden bahsettiğimi hemen anlamıştır. Kurban Bayramı’nın bana göre iki temel klasiği var. Birincisini televizyonlar...

Gezi Sendromu ve Siyasette Ufuk Çizgisi Sorunu

Siyasetçiler çoğu zaman kendi varoluşlarını, kendi varlıklarına dayandırarak gerçekleştirme kapasitesinden yoksun oldukları için kendilerini kabul...

Gezi’nin Gençlerini Anlamak…

Gezi Eylemlerinin ilk başladığı günlere ait bir kaç, tekrar hatırlatmak için…Gezi Parkı, dünyada yeni bir...

Avrupa’da Sol’un Gerilemesi

İddialı ve heyecanlı “Tarihin Sonu” tezine sonradan demarş yaparak bizatihi kendisi son veren Fukuyama, yakın...