Hükümetler Kyoto protokolü gereği 2020’ler için temiz enerjiyi devreye sokarak, salınımı azaltma veya sınırlama yükümlülüklerini deklere etmişlerdir. Örneğin Avrupa Birliği %20 – %30, Avustralya %15 – %25’e, ABD %17, Türkiye %11’lik salım azatlım taahhüdünde bulunmuştur. Bu hedeflere ulaşmak için farklı teşvikler ve destekler ortaya koymuşlardır. Hememn hemen bütün ülkeler CO

2 emisyonuna olumlu katkıları nedeniyle biyoyakıtlara yönelmişlerdir. Nitekim AB 2010 yılında kara nakil araçlarında kullanılan yakıtın %5,75'i biyo yani yeşil yakıttır. ABD de ise 2006 yılında 19 milyon m3 olan etanol kullanımını 2017 yılında 132 milyon m3’e çıkartılmayı hedeflemektedirler. Fakat biyoyakıtların gıda kaynaklarında azalmaya ve dolayısıyle gıda fiyatlarında artış sorumlusu olarak kabul edildiğinden, 2011 yılında G20’ler biyoyakıtların alg, orman ürünü gibi gıda dışı kaynaklara kaydırılma kararı almıştır (http://yariningidasorunlari.blogspot.com).
Bu durumda küresel ısınmaya karşı biyoyakıt üretimi ile gıda maddeleri üretimi adeta karşı karşıya bırakılıyor. Ne varki bu kar amaçlı ve destekli uluslar arası şirketlerle kendi gıdasını üretmek zorunda olan genelde gelişmekte olan ülkeler savaşına dönüştürülmemelidir. Olayı yalnız G20’lerin insafına bırakmamak gerek. Özellikle sivil toplum örgütleri ve uluslar arası kuruluşların bu konuda farkındalık yaratma ve bilinçlendirme eylemlerine derhal başlaması gerek. Araştırma kuruluşlarının vakit kaybetmeden biyoyakıt olarak kullanımı için alg, orman ürünü gibi
gelecek vadeden gıda dışı kaynaklara odaklanmalıdır. Tarımsal araziler gerçekten yalnız tarımsal ürünlerin üretme ayrılmalıdır…












