Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Turhan Çömez İle Yılın Röportajı


14 Nisan 2008 00:03

Yorum Yapılmamış

Turhan Çömez ile Yılın Röportajı Seçim öncesi Genel Başkan R.T. Erdoğan için ne düşünüyordu; “O dönemde gerçekten çok inanmıştım!..” Erdoğan’ın “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözüne güvendiğini dile getiren Op. Dr. Turhan Çömez; 

Siyasete atıldığında Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözüne güvendiğini dile getiren Op. Dr. Turhan Çömez;

“AK Partiyle yola çıkışta, o dönemde gerçekten çok inanmıştım. Genel Başkan Sayın Erdoğan’ın ‘Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ sözlerine yürekten bağlanmıştım. Ama maalesef değişen bir şey olmadı. Siyasal kirliliğin giderek tırmandığını gördüm ve derin bir üzüntü duydum. Zaten o nedenle bu yaklaşıma ayak uydurmadığım için sistem dışına çıktım ve kendi başıma siyasal bir ahlak mücadelesi verdim…”

Turhan Çömez, bir dönemin perde arkasında yaşanılanlarını ve şu anda neler yaptığını Genel Yayın Yönetmenimiz Cihan Hayırsevener’e anlattı.

Turhan Çömez… Mesleği doktor. İyi bir genel cerrah olduğu hastaları tarafından söyleniyor. Hayata tıp fakültesi mezunu bir genç olarak atılırken, aslında iyi bir siyasetçi olma hayalleri de mesleği ile atbaşı gidiyordu. Bu hayalini ise zamanı gelince gerçeğe dönüştürdü. İnandığı, güvendiği, birlikte yola çıkmaktan gurur duyduğu bir liderle siyaset sahnesine atıldı. “Ne olursa olsun dürüst ol” ilkesini kendine şiar edindi. Bu ilkesinden taviz vermemek için de siyasetin entrikalarla dolu labirentlerinde tek başına yol almaya büyük bir çaba gösterdi. Uyguladı da. Her şeye rağmen, hem de… O dürüst kaldıkça, çevresi rahatsız olmaya başladı. Başta birlikte yola çıktığı lideri. Oysa ki, ona ne kadar inanıp güvenmişti. O bile, değişmesini istiyordu. Sonuçta anlaşamadılar ve yollarını ayırdılar. Aradan geçen beş yıllık süreçte, kendini yetiştirdi, geliştirdi ve 40 yıllık siyasetçilere taş çıkartabilecek bir konuma geldi. Parlamentoda, muhalefet partilerinden daha çok soru önergesini, kendi partisine mensup bakanlara verdi. Başbakan’a da çeşitli sorular yöneltti. Özellikle bir bakan ile ciddi anlamda uğraştı. Onun yaptığı çeşitli olumsuzlukları, genel başkanına taşıdı. Olumlu bir cevap alamayınca, kamuoyu ile paylaştı. Tüm bunlar alt alta konulup toplanınca, suçu, günahı büyüdü!.. Öyle ya, Türk siyaset sahnesinde hiç de alışılmadık bir fenomendi Turhan Çömez. Son genel seçimlerde, ilk girdiği günkü heyecanını yitirdiği partisinden aday olmayacağını aylar önce açıkladı. 22 Temmuz 2007 tarihinden itibaren de, başta genel merkez olmak üzere, ayrıldığı partisinin hiçbir teşkilatının kapısından içeri dahi girmedi. Ama buna rağmen partisinin ileri gelenleri, belki de dünya siyaset tarihinde olmadık bir karara imza atıp, partilerinden ayrılan bir kişiyi ihraç etme hamasetini gösterdi!.

Şimdi, emek yoğun bir şekilde tüm Türkiye’yi dolaşıyor. Yeni bir yapılanmanın öncülüğünü yaparken, bir yandan da düzenlenen toplantılarda konuşup, nasıl bir Türkiye düşündüğünü anlatıyor. Son derece yoğun bir program içerisinde bildiğimiz, tanıdığımız enerji deposu Turhan Çömez olarak bunları gerçekleştiriyor. Kendisini İstanbul’a geldiği bir günde yakalayabildim. Katılacağı iki ayrı yerdeki toplantılara yetişmek için çabalıyordu. Bir saatlik bir boşlukta bir söyleşi gerçekleştirdik. Aslında konuşacak, soracak o kadar çok soru hazırlamamıza karşın, zamanın yetersizliğinden o günkü gündem konularını daha fazla ön plana çıkartmaya çaba harcadık. Bu arada Turhan Çömez ile röportaj yapmanın ayrı bir özelliği de var. Çok fazla araya girip, soru yöneltmenize de gerek yok. Sanki, sizin gözlerinizden anlıyor neler soracağınızı ve bu olası soruları da yaptığı açıklamalarda dile getiriyor.

Bugüne kadar hiçbir yerde dile getirmediği konuları da konuştu Turhan Çömez. Son derece önemli açıklamalarda bulundu. Zaten son günlerde bu açıklamaları ile medyada bir hayli yer alıyor. Bu açıklamaları, bir başka ülkede olsaydı yer yerinden oynardı. Ancak, bizim toplumsal duyarlılığımız ya da duyarsızlığımız, yine söylenenleri, politik bir demecin ötesine taşımadı. Buyrun, Turhan Çömez ile yaptığımız röportajı birlikte okuyalım…

CİHAN HAYIRSEVENER: 22 Temmuz 2007 seçimleri öncesinde, son derece aktif, son derece siyasetin içerisinde, kâh yurt içinde olsun, kâh yurt dışında olsun, her yere yetişen, her konuya parmak basan son derece enerjik bir siyasetçiydi. Buna karşın her hareketi, her parmak bastığı konu olay oluyordu. Hazırladığı raporlarla, basında yer alışıyla adeta gündemi tek başına belirleyen bireysel bir siyasi parti gibi çalışıyordu. Ancak, buna karşın 22 Temmuz seçimlerinden sonra Turhan Çömez’i siyaset sahnesinde eskisi gibi çok fazla göremiyoruz. Şunu da biliyorum ki, Turhan Çömez yeni bir oluşum içerisinde bulunuyor. Bunun çalışmalarını sürdürüyor. Fakat, bu oluşumun gelişimiyle ilgili ne kadar derinlemesine sorular yöneltsek de, Turhan Çömez şu aşamada bilinmesi gerekenleri söyleyecek. Burada sözü Turhan Çömez’e bırakalım ve bu gelişmeleri bizzat kendisinden dinleyelim istiyorum.

TURHAN ÇÖMEZ: Öncelikle, 22 Temmuz öncesini bir değerlendirelim ve daha sonra da 22 Temmuz sonrasına bu perspektiften bakalım. Bildiğiniz gibi ben Gönen’in bir köyünde hayata başladım. Orada ilkokul tahsilimi tamamladıktan sonra, Bandırma’da ortaokul ve lise tahsilimi yaptım. Ondan sonra da üniversite hayatımı İstanbul’da sürdürdüm. İlerleyen süreç içerisinde de hayat beni siyaset sahnesinin içerisine aldı. Daha sonra da, ülkemizin içerisinde bulunduğu koşullar çerçevesinde AK Parti içerisinde siyaset yapmaya başladım. Her zaman milletimin menfaatini, partimin menfaatinin önünde tuttum. Şahsi menfaatimi de hiçbir zaman hesap etmedim. Millet bizi 3 Kasım seçimlerinde, bir partinin çatısı altında parlamentoya gönderdi. Son güne kadar da o partinin çatısı altında, program ve tüzüğü çerçevesi içerisinde siyaset yapmayı ve o partiden ayrılmamayı, siyasal ilkelerim gereği doğru buldum. Ancak, seçimlerden bir süre önce Balıkesir’e yazdığım bir mektupla aday olmayacağımı ilan ettim. Bu da benim siyasal ahlak anlayışımın bir gereğiydi. Bu dönemde birçok spekülasyon yapıldı. Ama benim duruşum son derece netti.

Seçimlerden bir süre önce Sayın Gül’ün bizzat gelerek, benim yeniden aday olmam konusunda yaptığı telkine de, olumsuz cevap verdim. Bu belki de Türk siyasetinde ilk kez yaşanan ve birçok siyasal örneğin de temsilcisi oldum. Kendi hükümet üyelerine, kendi iktidarına bu kadar soru önergesi veren bir başka milletvekili olmamıştır. Seçim öncesi partisinin iki numaralı isminin ısrarcı davetlerine, seçilme imkanı olduğu halde tavır koyup, kabul etmeyen zannediyorum pek olmamıştır.

Yine koltuk kaygısı gütmeden, başka bir partiye gitmeden, seçim öncesi bir takım siyasi mülahazalarla karakter değiştirmeden, duruş değiştirmeden tavrını muhafaza eden bir siyasi anlayış, zannediyorum Türkiye’nin çok da alışık olmadığı bir davranıştır.

Parlamentoda bulunduğum dönemde hem yurt içinde, hem yurt dışında attığım bütün adımların, yaptığım bütün çalışmaların bir anlamı, bir karşılığı vardı. Hak etmediğim maaşı reddetmek, topluma bir ahlak mesajı vermekti. Mal varlığımı herkesin önünde açıklamak, Türk siyasetinin olması gereken şeffaflığına, denetlenebilir özelliğine ve ahlaklı karakterine bir örnekti.

Yine yolsuzluklarla ilgili ortaya koyduğum tavır, partinin en güçlü isimlerine karşı sergilemiş olduğum yaklaşım tarzı, bilgiye belgeye dayalı ve tutarlı bir siyasal pozisyon, benim Türk milletine vermeye çalıştığım farklı bir siyasal mesajdı.

1967 yılından beri 40 yıldır, Türkiye’nin belki de en önemli hinterlandından biri olan Türkmeneli’ne, Kerkük ya da Musul’a kimse gitmezken, 40 yıl orada Türkiye’nin varlığı hissedilmezken, yoluma mayınların konulmasına aldırış etmeden, Kerkük’teki meclis başkanının odasına gidip sözde Kürdistan haritasını yerle bir etmenin bir siyasal karşılığı vardı bir diplomatik karşılığı vardı. Orada sadece Türkiye’ye değil, Türkmeneli’ndeki Türklere verilen bir mesaj vardı. Kerkük Türklerine verilen bir mesaj vardı. “Merak etmeyin, her zaman güçlüyüz biz ve her zaman da sizin yanınızdayız” mesajıydı bu.

Ermenistan’a gidip, oradaki gençlere konferans vermek, Ermeni çocuklarla sohbet etmek, oradaki devlet görevlileriyle ve siyaset adamlarıyla bir araya gelip, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını muhafaza eden tavırlar sergilemek ve bölge barışı için adım atmak benim dış politikaya bakış açımın bir göstergesiydi.

C.H.: Tüm bunlar sizin kişisel girişiminiz miydi? Yoksa devlet tarafından size bu konular ile ilgili özel görevler verilmiş miydi?

T.Ç.: Yaptığım her çalışmayı devletin ilgili kademelerine haber vererek yaptım ve sonuçlarını da kendilerine rapor ettim. Buna Dışişleri Bakanlığı, Hükümet ve AK Parti de dahildir. Ancak, bunların hiç birisinde, ne devletin, ne hükümetin, ne de partinin bir katkısını, bir dahlini görmedim. Tamamen, kıt ve mütevazi imkanlarımla bunları kendim gerçekleştirdim. Beş yıl boyunca ne parlamento ne de mensubu bulunduğum parti, bana hiçbir görev vermedi. Bütün çalışmaları kendi bireysel inisiyatifimle yaptım. Bir kez Sayın Gül’ün daveti üzerine Brezilya’ya gittim, resmi heyette bulundum. O da Brezilya Dostluk Grubu Başkanı bulunmamdan ve Devlet Başkanı Lula ile olan hukukumdan kaynaklanmaktaydı. O davete katıldım ve o heyete katkı sağlamaya gayret ettim. Dönüşte de bana verilmiş olan 600 dolarlık harcırahı da reddettim. Bu ülke beni 5 yıldızlı otellerde ağırlamış ve en lüks uçaklarla, özel seferlerle beni götürüp, getirmiş. Ben bunun üzerine fazladan bir harcırah alamam diye, bunu reddettim.

Buna benzer daha içeride ve dışarıda sayabileceğim yüzlerce örnek var. Çocuk yuvalarına gidip, çocukların yaşadıklarını toplumun gözlerinin önüne serme anlayışım, Türkiye’deki bütün çocuk yuvalarından 1400 yavrunun kaybolduğunu devlete ve millete ifade edişimin arkasında farklı bir mana vardı. Sosyal devletin gereği bu çocuklara sahip çıkmayı icap ettiriyordu. Anlatmak istediğim buydu.

Emniyet müdürlüğüne 150 metre mesafede satılan uyuşturuculara parmak basmak, uyuşturucu çeteleri ile bir mücadele içerisine girmek, devletin yetkili ve sorumlu organlarını ikaz etmek, benim bu ülkenin gençliğine duyduğum mesuliyetin bir ifadesiydi.

Buna dair daha sayabileceğim yüzlerce örnek var. Bunların hepsinin bir tek amacı vardı, ben bu ülkenin namuslu bir ferdiyim, onurlu bir ferdiyim, bu ülkeye karşı bir borcum var ve bu ülke insanlarına karşı bir vebal taşıyorum. Doğru bulduğum çalışmaları sonuna kadar yaparım, yanlış bulduğum şeyleri de mani olmak için elimdeki tüm gücümü kullanırım. Bunun için de asla ve asla bir daha seçilme kaygısı ve bir rant kaygısı içerisine girmem.

Benim ailemi ve yaşam tarzımı bölgedeki herkes bilir. Hâlâ köyde yaşayan bir ailem vardır. Çiftçilikle uğraşan bir babam, bakkal emeklisi bir kayınpederim vardır. Belki de siyasi hayatı boyunca ne ailesinin, ne kendisinin, tavrının ve duruşunun değişmediği, insanların içerisinde olmak benim için farklı bir gurur farklı bir onur vesilesidir.

Eğer bu üslubu tercih etmeseydim, alkış tutmayı, gerçeklere ve doğrulara karşı gözümü kapamayı, sadece ve sadece yapılanları onaylamayı tercih etseydim ve hedef olarak kendime koltuğu ve rantı seçmiş olsaydım, bugün sizinle bu kimlikte konuşuyor olmazdım.

Sayın Başbakan’ın yanında genel başkan sıfatıyla 1,5 yıl çalışmış, girdiği her okuldan başarıyla ve dereceyle mezun olmuş biri olarak herhalde beni diğerlerinden daha az zeki olduğumu düşünmüyorsunuzdur. Ya da diğerlerinden daha az yetenekli olduğumu düşünmüyorsunuzdur. İş takip eden, el ovuşturan, makam, mevki ve rant için her türlü taklayı atan insanlardan, daha az kabiliyetli olduğumu düşünmüyorsunuzdur. Ama ben böyle bir yol yerine, namuslu olmayı, onurlu olmayı, ahlaklı olmayı, ilkeli olmayı, yurtsever olmayı ve sadece milletten yana olmayı tercih ettim.

C.H.: Türkiye’nin uzun süredir çözümlenememesinden kaynaklanan, kemikleşmiş bir takım sorunları var. Siz bu sorunlara parmak basan, bu sorunları ortaya çıkaran, bir takım ahlaki davranışlara karşı duran bir duruş sergilediniz. Yukarıda da dile getirdiğiniz bu sorunları yine devletin ilgili ve yetkili birimlerine raporlar halinde sundunuz. Bu çabalarınızın hiç mi karşılığını göremediniz? Bu çalışmalarınızın hiç mi bir geri dönüşümü olmadı? Oysa ki, sizin sergilediğiniz duruş, halk arasında da takdir gören bir duruş olarak dikkati çekti. Yani Turhan Çömez’in bu bireysel çabaları yeterince dikkati çekmedi mi?

T.Ç.: Devlet katında gerekli ilgiyi ve önemi buldu. Ancak hükümet katında ve siyasi parti katında hiçbir anlam bulmadı. Bugüne kadar yazdığım raporlarda, verdiğim bilgilerde, ortaya koyduğum mücadeleden, yaptığım çalışmalardan, ne partim ne de partimin çıkartmış olduğu hükümet istifade etmek yoluna gitmedi. Böyle bir tavrı, böyle bir mücadeleyi, böyle bir çalışmayı, böyle bir organizasyonu gelişmiş demokrasilerin hakim olduğu bir başka ülkede yapmış olsaydım, sizi alırlar baş tacı ederler ve her cümlenizden istifade etmek isterlerdi.

Ermenistan gibi hiçbir ilişkinizin bulunmadığı bir ülkeye gidiyorsunuz. Ben Ermenistan’ın içinde bulunduğu durumu, siyasal ve sosyal, ekonomik durumu, muhtemel gelişmeleri ve o coğrafya ile ilgili atılabilecek dış politikaları, çok uzun analizler halinde yazdım. Bugün orada bir diplomatımız yok, bir misyonumuz yok ve Türkiye adına çalışan formal ekiplerimiz yok. Böylesine önemli bir deneyimi ve tecrübeyi ve bu tecrübenin ürünü olan bilgileri isterdim ki birileri alsın, kullansın ve değerlendirsin. Ama maalesef bu ülkede, bilgiye, tecrübeye, çalışkanlığa ve ahlaka değil de, bir takım ilişkilere dayanıyor. Türkiye’nin en önemli hastalığı da ve zaafı da ne yazık ki bu.

C.H.: Ancak bir de şu var ki, sizin de mensubu olduğunuz parti, 3 Kasım 2002 seçimlerinde çok farklı söylemlerde bulundunuz. En başta yasakları, yoksulluğu ve yolsuzluğu ortadan kaldıracağı taahhüdünde bulunuldu. Halk da bu söylemlere inandı ve büyük bir teveccühle sizleri iktidara taşıdı. Fakat görüldü ki, seçimlerden sonra bugüne kadar çok farklı yapılanmalarda bulunuldu. Bu söylemler oy avcılığına dayalı söylemler miydi?

T.Ç.: AK Partiyle yola çıkışta, o dönemde gerçekten çok inanmıştım. Genel Başkan Sayın Erdoğan’ın “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözlerine yürekten bağlanmıştım. Ama maalesef değişen bir şey olmadı. Siyasal kirliliğin giderek tırmandığını gördüm ve derin bir üzüntü duydum. Zaten o nedenle bu yaklaşıma ayak uydurmadığım için sistem dışına çıktım ve kendi başıma siyasal bir ahlak mücadelesi verdim.

Keşke bugün birileri AK Parti’nin programını ve tüzüğünü okusa. 3 Kasım öncesi hangi sözler verilmiş, bugün neler yapılıyor, onları bir kontrol etse. AK Parti, bu ülke için çok büyük bir şanstı. Bu kadar yüksek bir milletvekili sayısı ve oy oranı ile iktidara gelmiş bir partinin, bu ülkede yapabileceği çok ama çok önemli şeyler vardı. Bu ülkenin tüm sorunları, demokrasi içerisinde çözümlenebilir. Ancak demokrasiyi kurumsallaştırmak, tüm kurum ve kurallarının işler hale getirilmesi, yine siyaset kurumunun vazifesiydi. AK Parti bunu samimi olarak isteseydi, bu irade, bu güç elinde vardı. Eğer, Türkiye’de işleyen mekanizmanın şeffaf, denetlenebilir ve tam demokratik olmasını AK Parti gerçekleştirebilmiş olsaydı, nesiller boyu devam edebilecek bir iktidar ve ülkenin aydınlık bir geleceği olabilirdi. Ama bugün bu noktada bunları ne yazık ki söyleyemiyorum.

Bu ülkede, demokrasinin işleyebilmesi için, sağlıklı işleyebilmesi için temel bazı şartlar var. Sokaklarınız hür olacak, üniversiteleriniz hür olacak, medyanız hür olacak, sivil toplum kuruluşlarınız hür olacak, seçiminiz hür olacak, yani sandığınız hür olacak ve parlamentonuz hür tayin edilecek. Parlamentonuz hür bir şekilde tanzim edilecek ve seçilecek.

Şimdi bakalım, sokaklar hür mü? Nevruz kutlamalarında yüzbinler Apo’nun posteri ile dolaşıyor. Ama öte yandan Tekel’in satışını protesto eden Tekel işçileri, panzerlerle, tazyikli sularla yerlerde sürükleniyor. Sokakların hür olup olmadığına buradan karar verin!..

Üniversiteleriniz hür mü? Üniversitenin başına bir YÖK başkanı tayin ediyorsunuz. Ve bunu siz tayin ediyorsunuz. Ondan sonra bu başkana, “Parasını ben veriyorum, isterse bizim dediğimizi yapmasın!..” diye tehdit ediyorsunuz. O zaman siz üniversitelerin özgür olduğundan bahsedebilir misiniz?

Peki medyanız özgür mü? Yerel medya daha özgür, ama bunu ulusal medya için söyleyemeyeceğim!.. Elinizde bir maliye gücü ve baskısı varken, medyanın iş dünyası ile ilişkileri bu kadar girift hale gelmişken, medyanın bu kadar özgür olduğundan bahsetmeniz mümkün değil. Zaten, ulusal medyanın yayın politikalarını ve anlayışını sizler de çok yakından takip ediyorsunuz.

Öte yandan seçimler hür mü? Evet, seçimler hür!.. Sandık milletin önüne konuluyor ve millet kendi özgür iradesiyle, sandıkta kendi beklentisini tecelli ettiriyor. Ancak gelişmiş ülkelerde, siyasetin finansmanını kontrol edebilecek sistemler vardır. Sayın Başbakanın, seçim gezilerini devlet uçağı ile ve devlet helikopteri ile yapmaması gerektiğini söylediğim için beni partiden ihraç ettiler!.. O zaman siz sandığın bu milletin önüne hür konduğunu söyleyebilir misiniz? Söyleyemezsiniz.

Peki, parlamento? Halkın iradesinin tecelli ettiği o yüce çatı, acaba özgürce mi tanzim ediliyor? Ne yazık ki, bunu da söylemem mümkün değil… Bu ülkede 43 milyon seçmen sayısından bahsedilir. Ama maalesef, seçime giren partilerin genel başkanlarının adedi kadar seçmen var. Çünkü onların seçtiği listeyi onaylamakla görevlendirilmiş 43 milyon seçmen söz konusu!..

O zaman tüm bunların özgürlüğünden bahsedemiyorsanız, demokrasinin kurum ve kurallarının uluslararası standartlarda çalıştığından da söz edemezsiniz.

Şimdi gelelim demokrasinin özüne… Bu ülkede demokrasiyi sağlam işletebilmek istiyorsanız, güçlü hale gelmesini istiyorsanız, demokrasinin sağlam bir zemine oturması lazım.

Ben demokrasiyi bir tablaya benzetiyorum. Bu tablanın üç tane ayağı var ve bu ayaklar bir zemine oturuyor. Oturduğu bu zemin, siyasi partiler ve seçim yasasıdır. Bu ülkede siyasi partiler yasası ve seçim yasası demokratik olmazsa, demokrasi tablası sağlam bir zemine oturmaz.

Açın AK Parti’nin programını okuyun. Parti programında, siyasi parti yasası değiştirilecektir, seçim yasası değiştirilecektir, daraltılmış seçim bölgesi ve tercihli sistem getirilecektir diye millete taahhüt getiriliyordu. Ama ne oldu? Bununla ilgili bir şey yaptılar mı? Yapmadılar.

C.H.: Dokunulmazlıklar da kaldırılacaktı!..

T.Ç.: Evet, onun için de söz verildi. O zaman AK Parti, demokrasi tablasını güçlü bir zemine oturtmak için bir adım atmamış. Öte yandan, bu demokrasi tablasının oturduğu zeminden yükseldiği üç tane ayak vardır. Yasama. Yürütme. Yargı. Bunlar millet iradesinin temsil edildiği ve kullanıldığı Anayasal kurum ve kuruluşlardır. Hepsi birbirinden bağımsız çalışır ve hepsi birbirini denetler ve dengeler. Böyle olursa zaten sistemsel çalışabilirsiniz, kurumsal çalışabilirsiniz ve demokrasinin güçlü olur.

Bakın, eğer yargı sizin istediğiniz adımları atmış, sizin beklentilerinizi karşılayacak bir karara imza atmışsa, alkış tutuyorsunuz!.. Ergenekon operasyonunda olduğu gibi!..

Ama yargı, sizin partinizi kapatma ile ilgili bir kararın sahibi ise bu kez yargıyı örseliyorsunuz.

Bu yaptığınız doğru değil.

Bizim hukukun üstünlüğünü ve yargının bağımsızlığını temin etmemiz lazım.

Gelelim öbür tarafa. Yargıyı hırpalıyorsunuz. Yargının gücünü teksif edemiyorsunuz.

Diğer tarafına da gelelim. Yasama ve Yürütme…

Bakın, güçler ayrılığı ilkesinin en sorunlu olduğu alandır Yasama ve Yürütme.

Yürütme’yi, Yasama’nın içinden çıkartıyorsunuz. Yani bakanları, parlamentonun içerisinden çıkartıyorsunuz. Daha sonra, Yasama’yı, Yürütme’yi denetlemek üzere görevlendiriyorsunuz.

Maliye Bakanı Sayın Unakıtan’ın yapmış olduğu çalışmaları, iktidar partisinin milletvekillerinin denetleyebileceğine inanıyor musunuz? Denetleyemez!.. Çünkü, aynı milletvekilleri bölgesine para aktarabilmek için, kimi tayinleri yaptırabilmek için gidip o sayın bakanın kapısında beklediklerinden dolayı, böyle bir denetleme mekanizması olmuyor.

Yasama ile Yürütme’yi birbirinin içine sokmuşsunuz!.. Ve Yasama ile Yürütme birbirinden tam bağımsız ayrı erkler olamadığı için de sistemin ayakları çarpık, güçsüz ve oturduğu zemin de bir bataklık haline geliyor. Bundan sonra da bu sistemin üzerine oturttuğunuz tabla, yani demokrasi tablası maalesef üzerinde tutacağı değerlere sahip çıkamıyor.

Üniversitesine, medyasına, sivil toplum kuruluşlarına ve tüm değerlerine sahip çıkamıyor…

C.H.: Gelişmiş demokrasilerde bu sistem nasıl işliyor peki?

T.Ç.: Gelişmiş demokrasilerde, ister başkanlık ister yarı başkanlık sistemi olsun, seçim sistemi ve siyasi partiler sistemi son derece demokratiktir. Bakın aylar öncesinden Amerika’da başkanlık seçimi, kendi partisi içerisinden başlattı Cumhuriyetçiler ve Demokratlar. Fransa örneğini hatırlayın. Bir yıl önceden adayları belliydi. Gelişmiş demokrasilerde, siyasi partiler ve seçim sistemi son derece demokratiktir. Yasama, Yürütme, Yargı erki birbirinden tamamen bağımsızdır, birbirini denetler ve dengeler. Böyle güçlü bir yapının üzerine oturttuğunuz demokrasi tablası da üzerindeki bütün değerleri muhafaza eder ve onların yıkılmasını engeller.

Bugün Türkiye, zayıf bir alan üzerine kurulmuş üç tane çarpık bacak ve onun üzerine tutunmaya çalışan bir demokrasi tablası ile idare ediliyor. Ondan sonra Sayın Başbakan diyor ki, “Biz halkın iradesiyle geldik. Bizim irademize birileri ipotek koymak istiyor…” İyi de bu sistemin demokratikleşmesi için siz bugüne kadar ne yaptınız?

Cumhurbaşkanını, başbakan tayin ediyor!.. Meclis başkanını, başbakan tayin ediyor!.. Milletvekillerini başbakan tayin ediyor!.. YÖK başkanı başbakan tarafından tayin ediliyor!.. RTÜK başkanı, başbakan tarafından tayin ediliyor!..

Eee, böyle bir katı ve pederşahi bir sistemde, demokrasiden bahsedebilir misiniz?

Bu kağıt üzerinde böyle değil, ama pratiğinden söz ediyorum.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerini yaşadık. Daha seçim gününe kadar seçilecek adayı, seçecek olan bizler bilmiyorduk!.. Böyle olduğu zaman, bu ülkenin seçilecek olan cumhurbaşkanını, halkın temsilcileri 48 saat kalmasına rağmen bilmiyorsa, burada demokrasiden bahsetmek mümkün mü? Değildir.

O halde, sistemsel sorunu çözmek gibi bir yükümlülüğü vardı AK Parti’nin. Bunu yapmış olsaydı, Bu sistemi rehabilite etmiş olsaydı, kendi çıkarları için değil, ulusal çıkarlar için adımlar atmış olsaydı, bugün Türkiye bu krizleri yaşamazdı. Bugün Türkiye çok daha başka noktadaydı.

C.H.: Böyle bir şans var mıydı?

T.Ç.: Kesinlikle vardı. Ben çok umutluydum. Bunu yaptıktan sonra AK Parti’nin atacağı başka adımlar da vardı. Bugün, partinin kapanmasını önlemek için bir Anayasa değişikliğinden bahsediliyor. Anayasa, çok özel bir sözleşmedir. Anayasa, birilerinin beklentilerine göre revize edilebilecek bir anlayış olamaz. Anayasa, toplumsal mutabakattır. Devlet ile milletin sözleşmesidir. Ve bu devletin tüm kurumlarını uyumlu çalıştıracak, milleti birbirine kenetleyecek, herkesin kendi özgürlük alanı içerisinde mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşamasını sağlayacak, bir sözleşmedir.

“Anayasa’yı, ben 367 milletvekiline sahibim. Çıkartır değiştiririm.” Ya da “330 üzerindeki bir parmak sayısıyla geçirir, halka oylatırım” derseniz, bu ülkeye haksızlık yapmış olursunuz.

Anayasa’yı bir kurucu meclis yapmalıdır. Bütün dünyada bu böyledir. Amerikan anayasasına bakın, Fransız anayasasına bakın. Devletler kurulurken, o felsefe oluşturulur ve daha sonra eğer ihtiyaç olursa çok küçük revizyonlar yapılır. O da çok nadir görülen bir durumdur. Bizde her iktidardan sonra anayasa yapılmıştır, her anayasa bir öncekini aratmıştır. Bugün anayasa diye yola çıkan anlayış, maalesef kapalı kapılar ardında hazırlattığı taslağı, gidip Amerika’daki üniversitelerde anlatan, ama milletinden gizleyen bir anlayıştır. Böyle bir anlayış ve yaklaşım tarzıyla, siz demokrasiden bahsedebilir misiniz?

Şunu demiş olsaydı Sayın Başbakan; “Bu ülkenin sivil bir anayasaya ihtiyacı var. 82 Anayasası bir askeri anayasadır. Her ne kadar millet onaylasa da bir ihtilalin ardından yapılmış bir anayasadır. Bugün ülkenin sivil bir anayasaya ihtiyacı vardır. Bunun için bir anayasa değişikliği yapalım ve yeni yapılacak anayasayı, bir kurucu meclise yaptıralım. Bu anayasa meclisi, 300 kişiden, 400 kişiden oluşsun. Tüm partilerin seçilmiş milletvekilleri bu parlamentoda görev yapsın, 4 yıl çalışsın ve parlamentoya girdikten sonra da, partilerinden istifa etsinler. Ve bunlar ölünceye kadar da bir daha milletvekili seçilemesinler.”

Okunma Sayısı: 105

Yazarın Diğer Yazıları

Başkan Adaylarını Açıklayın

Türkiye’de herhangi olağanüstü bir durum olmadığı takdirde (ki, bunu garanti etmek de mümkün değil ya!..)...

ATV’nin Nasıl Bir Ayrıcalığı Var?..

Geçtiğimiz günlerde bir kez daha yazdım, ama dayanamadık tekrar gündeme getirmekte yarar olduğunu düşündüm....

Fırsatçılara Fırsat Tanıyanlar!..

Malum önümüz Ramazan… 11 ayın sultanı, kutsal ay… Bu ayda dini duygularımız had safhaya yükselirken,...

Kim Durduracak Bunları?

Türkiye’de özellikle doğu ve güneydoğudan sonra, büyük kentlere sıçrayan, bombalama, patlatma ve orman yangınları ile...

Ha Tabanca… Ha Araba!…

Sabah haberlerini gazete başlıklarından okuyup, ilgi çekici olanların da spotlarını okuyan sunucu, bir haberin üzerinde...