Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Sokrates Kartvizitine ‘Yaşam Koçu’ Yazsaydı

Yusuf Özkan ÖZBURUN

27 Kasım 2011 00:01

Yorum Yapılmamış

Kartvizitine ‘Yaşam Koçu’, ‘NLP trainer’ ya da ‘Düşünce Öğretmeni’ gibi parlak ifadeler yazdıran bir Sokrates nasıl olurdu?

“Gelişim mi, Genişim mi?”

“Büyük dediğimiz insanlar sandığımızdan daha küçük, dünya da sandığımızdan daha büyük olabilir.”

Ne derler bilirsiniz: Küçük insan, büyük ego… Hatta “büyük” zannedilen bir insan, çoğu kere büyük bir hırs demektir. Tarih dediğimiz o hayali ülke, bu azgın hırsların bir mezarlığı hükmündedir.” Bir vecizeyi andıran bu sözler, son günlerde bir kaşık suda fırtınalar koparan tellal ve tellak medyanın diline doladığı ‘Büyük İskender’ filmini izledikten hemen sonra ağzımdan dökülüverdi. Doğrusu zihnime ilk hücum eden çağrışımlar, ne Oliver Stone amcamızın başarısızlığı, ne filmdeki diğer teknik detaylar oldu.

Aklıma ilk gelen, Aristoteles ismi oldu. Yaklaşık dört yıl boyunca Büyük İskender’in eğitimini üstlenmiş, muhtemelen onun dünya görüşünün ufuklarını tayin etmiş, hayat felsefesinin mayasını yoğurmuş Antik Yunan’ın meşhur filozofu… Aralarında neler geçtiğine dair detaylı malumat olmamakla birlikte, Aristoteles’in bu yetenekli talebesine Matematik başta olmak üzere, Fizik, Biyoloji, Siyaset, Mantık, Kozmoloji, Tarih, Metafizik ve hatta Ahlak anlattığı, kimi uygulamalar yaptırdığı kuvvetle muhtemel. Hatta, öğrencisi İskender’in bir matematik problemini çözememesi üzerine hocasına, ‘Bunu çözmenin daha kolay ve daha özel bir yolu olması gerekir’ meyanında bir söz söylemesiyle Aristo’nun ‘Matematiğin Krallara özgü bir çözüm biçimi yoktur’ gibi bir aforizmayı serdettiği rivayetler arasında.

Daha sonrasında, biri bilim ve felsefe alanında, diğeri siyaset ve savaş alanında ‘büyük’lük şanına layık görülen bu iki dahinin ortak yönlerinin neler olduğu, birbirlerinden ne oranda etkilendikleri, çok daha önemlisi bu ikisinin ne anlamda ‘büyük’ oldukları gibi dallı budaklı bir soru takıldı zihnime. Bu sorunun izini sürerken, biraz daha önceye, Aristoteles’e yirmi yıl hocalık eden Platon’a, onun da hocası ünlü Sokrates’e kadar hayalim uzandı… Platon, Sokrates’in en büyük eseriydi bir yerde. Platon, hocası baldıran zehri içmeye mahkum edilerek öldürüldüğünde, bütün Atina’ya küsmüş ve yine rivayete göre Mısır’a kadar uzanan bir doğu yolculuğuna çıkmıştı.

Asıl maksadım antikçağ filozoflarını anlatmak değil. Amacım, uzun yıllara yayılan felsefe tarihi okumalarıma/incelemelerime yaslanarak,  Sokrates’le Platon arasında hoca-talebe ilişkisi ve aktarılan bilgi-bilincin mahiyetinin, Aristoteles ile Büyük İskender arasındaki hoca-talebe ilişkisinden aktarılan bilginin içeriğinden farklı olduğu yönündeki tezimi ifade etmektir. Bu noktadan hareketle, genelde tüm eğitim sisteminde (öğretmen-öğrenci ilişkisi) özelde ise bugün için mevcut Kişisel Gelişim Kültürü içinde karşılığını bulan Uzman-Öğrenci ilişkisinin ve aktarılan bilgi-beceri-bilincin türünün niteliğinin bir fotoğrafını çekmek ve bu fotoğrafı Sokrates’le Platon’un fotoğrafının yanına koymaktır.

Hayatta daima, her alanda, dikey anlamda bir yükselişi, bir arınmayı, yüklerinden kurtulup daha çok bilgeleşerek daha çok insanlaşmayı hedefleyen bir “Gelişim”ciler çizgisi olagelmiş, bir de tam aksine yatay anlamda bir yayılmayı, alanını genişletmeyi, ansiklopedik malumat sahibi olmayı, maddi olarak çoğalmayı, kurumsal olarak büyümeyi, ülkeler ve coğrafyaları toprak bazında zaptetmeyi, her yönden genişlemeyi önceleyen “GeNişim”ciler olagelmiştir.

Kanaatim o ki, Sokrates ile Platon bir ‘Gelişim’ciydi ve aralarındaki bağ, öncelikle birebir, kimi zaman çarşıda pazarda, kimi vakit zeytin ağaçlarının gölgesinde gerçekleşen bir müzakere, bir diyalog, bir paylaşımdı. İzole bir ortamda belli saat dilimlerine ayrılmış belli konuların aktarımına dayalı değildi. “Haydi bakalım Platon, çıkar notlarını geometri çalışacağız. Ardından bir saat gramer anlatırım” diyen bir Sokrates düşünebiliyor musunuz? Ya da workshop yöneten, meslekten bir eğitim uzmanı olarak filanca şirketin personeline iletişim teknikleri öğreten bir Sokrates nasıl olurdu sizce? Kartvizitine ‘Yaşam Koçu’, ‘NLP trainer’ ya da ‘Düşünce Öğretmeni’ gibi parlak ifadeler yazdıran bir Sokrates nasıl olurdu?

Sokrates ve onun fikirlerini yine onun ismiyle ölümsüzleştiren geniş omuzlu öğrencisi Platon,  dikey anlamda bir gelişim anlayışına sahiptiler, çünkü dünyanın bir mağara, varlıkların birer gölge/yansıma, hakikate gözünü açmayan çoğu insanın da bu mağarada elleri ayakları prangalı, boyunlarını dahi oynatamayan, mağaranın kapısına sırtları dönük bir vaziyette oturan, kapının önünden geçen varlıkların duvardaki yansımalarını, gölgelerini gerçek zanneden mahkumlar olduğunu düşünüyorlardı. Zincirlerinden kurtulup, ışığın gözünü acıtmasına tahammül ederek mağaranın dışına çıkıp, tüm varlıkları; Güneşi, Ayı, yıldızları, kurdu kuşu, börtüyü böceği olduğu gibi görüp, bu gördüklerini anlatmak için tekrar mağaraya dönecek şefkate sahip olabilme erdemiydi onlara göre Gelişim…

Onlara göre aslolan mağaranın dışındaki ‘idealar’ idi, gölgelerin kaynağını oluşturan saf varlık kalıpları… Örneğin, bir papatya somut haliyle bir gölgedir, dağılıp bozulan, kaybolan bir yansıma… Ama papatyanın aslı olan papatya ideası, maddenin üstünde idealar alemindeydi. Gerçek gelişim de bu ideaların bilgisine erişmek için hayatı sorgulamak, dialog içinde bilinçlenerek, hayatın özünü emen bir bilge haline gelebilmekti…

Büyük bir kırılma noktasını temsil etmesi bakımından Aristoteles, ‘anasını tekmeleyen bir sıpa gibi’, ideaların varlığın ve maddenin üstünde olduğu görüşünü reddetti. Ona göre, varlıkların ideası yine bizzat maddenin içindeydi. Yani papatya ideası ayrı bir alemde değil, doğrudan doğruya papatyanın içindeydi. At ideası atın içindeydi ve ata biçimini veren, atı at yapan da oydu. İşte bu basit gibi görünen görüş ayrılığı, bu küçük makas değişimi, tarihin en büyük kırılma noktalarından birini oluşturdu. Bu kırılmanın dünden bugüne uzanan bir ucunda, gelişimi; varlığın ve maddenin karnında, kendisinde değil üstünde gören, niceliğe değil niteliğe önem veren, ansiklopedik anlamda bir malumat edinmeyi değil, ruhu ve kalbi arıtan, insanı beşerilikten kurtaran bir yükselişi öngören, toprak zaptetmeyi değil ruhları fethetmeyi isteyen, dünya hayatını bir sonsuzluğa açılan bir koridor olarak gören, insanı kurumdan daha önemli sayan, ‘kurumlar fani insanlar bakidir’ diyenler yer alıyor. Diğer ucunda ise ki sayıca çokluk onlardadır ifade edilenlerin tam tersini hedefleyen diğerleri yer alıyor. Yani dün olduğu gibi bugün de ‘dikey gelişimciler’in karşısında büyük bir karaltı haline enlemesine genişleme anlamında ‘yatay genişimciler’ yer alıyor.

Aristoteles, Sokrates’in derinliğinin karşısında bir bilgi yığınıydı. Ayaklı bir kütüphane, büyük bir ansiklopedi… İyi bir tasnifatçı, iyi bir araştırmacı, bir analizci… Sokrates belki kafadan bacaklıların üreme sistemlerinin metabolizmik analizini bilmezdi ama yaşama anlamını veren şeyin ölüm olduğunu ölümden korkmayacak boyutta anlamıştı. Sokrates’in has talebesi, varlıkların gerçek bilgisi için, insanın ve kainatın sırlarını aralamak için, Doğu’ya ta Doğu’ya on yılı aşkın bir ‘sefer’e çıkmıştı. Döndüğünde çıkınında bilgelik, erdem, hakikat ve tefekkür vardı. Aristoteles’in has öğrencisi İskender de ta Hindistan’a kadar gitmişti, Doğu’ya ta Doğu’ya. Tıpkı bugünkü mirasçısı Avrupa ve Amerika’nın ‘büyük’leri gibi çok geniş bir alana hükmetmeyi dilemiş ve bunu başarmıştı da. O günkü dünyanın neredeyse tamamını içine alan muazzam bir genişleme… Sonuç: Kan, gözyaşı, hüsran, hayal kırıklığı, korku, histeri nöbetleri, bitimsiz hastalıklar, azgın homoseksüellik, ve daha bir yığın maraz…

Bugünün Aristoteles’in izinden yürüyen genişimci Kişisel Gelişimcisi, yönünü Sokrates’in çizgisine çevirmeli, onunla da yetinmeyip İnsan medeniyetinin beyan, bürhan ve irfandan oluşan ruh mimarisine nazar eylemelidir. Kendi vicdanı, kalbi ve duyguları pahasına, Piyasa Tanrısına tapınan, insanları bu tanrının buyruklarına feda etmekten çekinmeyen, İskender gibi kurumsal ve finansal topraklarını genişletmeye çalışan Yöneticisi ve onun izinden gitmek isteyen personel avanesi de kendini sorgulamalıdır…

Bana soru sormak kalıyor, çoğu zaman olduğu gibi: Hangisi daha büyük; “Gelişim mi, Genişim mi?” 

Okunma Sayısı: 69

Yazarın Diğer Yazıları

Modern Dünyada Aileyi Anlamak (II)

Evimizin ya da apartman dairemizin kapısından adımımızı atar atmaz bir maskeli balonun içine düşmez miyiz?...

Modern Dünyada Aileyi Anlamak (I)

Meşhur Byron, “Şaşırtıcı olan şu ki, ne kadınlarla ne de onlarsız yaşanamaz” demekle, erkek olan...

Seyyah ve Turist

Seyyah, bir gezinmeci değildir. Gezdiği yerlerin koleksiyonunu yapan bir mekan oburu hiç değildir. Arkasına pervaneli...

“Biz” Deyince ne Anlıyoruz?

İnsanın kendini tanımlama girişimi (haddini bilme), temel varoluş gerekçesini oluşturuyor. Tanımlama, ancak kendine kıyas edeceğin,...

“Dindar Nesil” Nasıl Yetişecek?

‘Dindar’ kelimesini duyar duymaz zihni ‘kindar’ çağrışımından öteye zihni erişemeyen, kırmızı görmüş boğa gibi burnundan...