Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Sidik Tüccarı


02 Mayıs 2012 00:01

Yorum Yapılmamış

Bireyler de, kurumlar da emek savunuculuğunu yapadururken hepimizin esas akıl yorması gereken nokta "emek"in nasıl tanımlanacağını: hangi ortak noktalarda buluşulacağını düşünmemiz. "Azlıktan ve çokluktan, bunların da tanımlarından kolaylıkla bahsedebiliriz:az maaş… az ücret…" "Daha çok ücret" demek şimdiki hükümet gibi tüccar ve kendini tanrı zanneden  zihniyetli hükümetlere bahar yeli gibi gelir. Ki, hükümet bakanlarının ve başbakanın bir zamanlar fakir çocuklar oldukları da düşünülürse, hükümet oldukları şu zamanlar içinde dünyalıklarını fazlasıyla yapma fırsatları içinde dellenip bizi dinlememe katsayıları daha da çok yükselir. Onlar bu delirmiş varsıllık içinde bahar yelini bile duymazlar.

"Emek"in karşılığı ikidir: Bir: asgari maddi hayati geçimliğin ödenmesi. İki: manevi ve düşünsel karşılıklar. Yapı olarak, kendi düşünsel ve manevi birikimimin ve inşaasının  en büyük zenginlik olduğunu düşünen biri olarak, ikincisinin karşılığını bulamamak daha çok yıpratıyor beni. (geçenlerde bir yazımda da demiştim: tiynetsiz, cibiliyetsiz adamların emrinde çalışmak çekilir gibi değil, diye. ) Dolaylı bağlantılı olarak, bunların öğretmenleri arasında çalışmak da, bunların çirkin ve çıkarcı sendikalıları arasında çalışmak da yıpratıyor beni.

"Emek" in tanımlanması, hatırlanması önemli, çünkü "Emek" bütün ideoloji ve inançların-inanç sistemlerinin üstündedir. Herkes gelip geçer, bunun gibi hükümetler de geçer fakat "emek" kelimesi hep durur. Öyleyse, bu kelimeyi hiç unutmamalı ve sürekli de geliştirmeliyiz; çağın değişen dinamikleri iş-sosyal yaşam-devlet-eğitim vs sistemlerinde değişimler yaratıyor ve bu yüzden "emek" kelimesinin üzerine modifiye edeceğimiz formasyonu sürekli konuşabilmeliyiz.

Emek kelimesini hatırlamak ve üzerinde durmak önemli, çünkü "ahlak" kavramı da  onun üzerine kurulu. Birbirine komşu iki insan/aile düşünün. Biri bir şekilde emeğinin karşlığını alamadığını düşünüyor. Diğeri de, belki biraz daha farklı sebeplerle yine benzer şeyleri düşünüyorsa ve biz bu iki komşuya, iki aileye mantıklı bir" emeğin karşılığı" açaklaması yapamıyorsak işte orada insanların kafasındaki adalet terazisi sallanmaya başlar. O terazi sallanmaya başlarsa o insanlar "her yaptıklarını" haklı sayarlar çünkü onları koruyacak bir emek karşlığı kavramı yoktur ve peşinen emeksiz olan herşeyin de "hak(!)" olduğu güdüleri dolmaya başlar insanların içine. Ahlaksızlık orada başlar; adaletsizliğin olduğu yerde.

Bu, iki aile-iki komşu örneğini daha da genişletebiliriz. Cumhurbaşkanına kadar çıkarırız konuyu. Cumhubaşkanının oğlu, bildiğiniz gibi mısır tüccarı. Bu tüccar, babası Cumhur olduktan sonra tüccar oldu. Cumhurbaşkanı bizim komşumuz. Ben Seyfi demirsoy mahallesinde oturuyorum. Nurkavak cad. No 20/2 de. Cumhurbaşkanı da 21 de oturuyor…diyelim ki. Seviniyorum tabii, cumhurbaşkanı bir komşum var. Haliyle herkes de biliyor Cumhur'un kim olduğunu. Ben kıçıkırık bir memurum; çok zeki bir adamım fakat biraz baht meselesi araya karıştığı için iki kuruşu denkleştiremiyorum.  Komşumun oğlu fırsat bu fırsat deyip, hazır Kayserililik de varken, ticarete atılayım diyor. Ne de olsa, babamı herkes tanıdığı için reklam meklam sorunu yaşamam, rekabet kanunları mekabet kanunları hak getire, deyip atılıyor mısırları haşlamaya. Ne de olsa babamın namı var, parayı deveyle, konteynırla filan anca götürürüm diyor.  Götürüyor da. Ben kıskanıyorum tabii. Çok zeki bir adam olduğumu söylemiştim bu yüzden kafamdaki mekanizmalar çalışmaya başlıyor…sonuçta babamı suçlu buluyorum. Benim babamı da herkes tanısa ben de "deve sidiği" sektörüne girerdim. Birkaç uyduruk hadis var zaten; "deve sidiği şifa kaynağıdır"  diye. Artık, talepten, talep yoğunluğundan sibirya ormanlarında bile deve kovalar hale gelirdik. Galon galon içerdi millet. İşin püf noktası nedir? Babamın tanınmış bir adam olması…

Haliyle, birtakım adalet terazileri kafamın içindeki dengesizleşiyor; biri bir tarafa ağır basmıyor; metronom gibi, değişik zamanlarda değişik melodilerde bir aşağıı bir yukarı her iki kefesi de … bazen balerina gibi, bazen atlı karınca gibi… dengem bozuluyor.

Okunma Sayısı: 109
Kategori: Ümit SÖNMEZ
Etiketler: , ,

Yazarın Diğer Yazıları

Teknik Düşünceler 18 – Simulasyon 4.0 – Herald Sonne-z

Gazi Teknik Eğitim‘de bitirme tezim şuydu; Fuzzy Lojik Denetimli Bir UPS’in Matlab’da Simulasyonu. Yani bildiğiniz...

Teknik Düşünceler 17- Akraba 4.0

Öncelikle şunu söyleyeyim ki; bir 4.0 gelişimi gerçekten var. Tabii, bu gelişim illa ki olumlu...

Teknik Düşünceler 16- Lütfen Kartınızı Alınız

Olağanüstü veya gerçeküstü zihinsel sarsıntılar olmaya devam ediyor… Yaklaşık 2 ay öncesinde cep telefonuma bir...

Teknik Düşünceler 15 – Lanoliy, Lanacaba, Teşkilat

Bu gün öğleden sonra eski bir öğrencim ziyaretime geldi. Burada meslek lisesinde çalışırken öğrencimdi. Ben...

Teknik Düşünceler 14 – Dinleme Yazılımı

Geçen ve bu hafta yine zihnimsel açıdan sarsıntılı geçti. Zihinsel sarsıntıları elbette en iyi şekilde,...