Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Mevlana’yı Anlamak Üzerine


20 Şubat 2008 01:44

Yorum Yapılmamış

İslâm dünyasının en büyük mutasavvıf şairi, bilgini ve ferasetiyle herkesi kendisine râm eden Mevlânâ Celalettin Rumî’yi kelimelerle, hatta eserlerle anlatmak tam anlamıyla mümkün değildir. Şeyh Galip’in bir gazelinde geçen,

“Gencinen olsam virân edersin
Âyinen olsam hayran edersin” (1)

(Definen olsam yıkarsın, harâb edersin; aynan olsam hayran bir hâle koyarsın”

söyleyeşindeki mana, Mevlânâ’yı tarif etmese de, yaptığını anlatmaya kafi gelebilir. Onun söyledikleri bizim için bir hazinedir ve Mesnevî’den içeri adım attığımız zaman, hakikaten anlatılanlar karşısında gönlümüz bir viraneye döner. Onu anlamaya çalışmak havsalamızı, dimağımızı allak bullak eder. Söyleyişin güzelliği ve de mana derinliği karşısında neye uğradığımızı şaşırırız. Mesnevî’deki hemen hemen her mısra birçok anlamla yüklüdür. Ondan aldığımız feyz bize neler yazdırmaz ki… O deryadan içeri girip de, anlatılanların hayranlığına kapılmayan şair, yazar ve düşünür yok gibidir.

Divan şiirinin zirve şairi Şeyh Galip, Hüsn-ü Aşk’ında, ondan aldığı feyzi hiç gizlememiş,

“Esrârını Mesnevî’den aldım
Çaldım veli mîri mâlı çaldım”(2)

(Sırlarını Mesnevî’den aldım; çaldımsa da mîri malı çaldım.)
demiş ve arkasında da, kendinden emin bir şekilde, herkese meydan okurcasına,

“Fehmetmeye sen de himmet eyle
Ol gevheri bul da sirkat eyle”(3)

(Sen de Mesnevî’yi anlamaya himmet et, o inciyi bulda çal.)

demiştir. Edebiyat tarihimiz incelendiğinde görülür ki, şaheser sayılan bu iki esere, gönderme yapmayan şair yok gibidir. Bunlardan birincisi, Mevlânâ’nın Mesnevî’si; ikincisi de Şeyh Galip’in, Hüsn-ü Aşk’ıdır. Fakat, bir gerçeği daha kabul etmek gerekir ki, Mesnevî olmasaydı, Hüsn-ü Aşk’ın yazılması mümkün değildi. Zaten, Şeyh Galip bu vakıayı her fırsatta eserinde dile getirmekten çekinmemiştir:

“Feyz erdi de cenâb-ı Mesnevî’den
Aldım nice ders Mesnevî’den”(4)

(Mevlânâ’nın eşiğinden feyz erdi de, Mesnevî’den nice ders aldım.)

Mevlânâ’yı anlamak ve Mesnevî’nin kapılarından içeri girip, görünenin dışında, kalp gözüyle görülebilecek olanları görmek çok kolay olsaydı, Şeyh Galip’ten sonra onun Hüsn-ü Aşk’ını geçecek eserlerin yazılması gerekmezmiydi; ama bu bugüne kadar mümkün olmadı. Aşk üzerine nice sözler söylendi, şairler nice şiirler yazdılar ama hiçbiri, Mevlânâ’nın Mesnevî’sindeki güzelliğe ve derinliğe ulaşamadı. O, aşk, hayat ve her şey hakkında öyle şeyler anlattı ve aşkı öyle tasvir etti ki, söylenenlerin özgünlüğü karşısında istisnasız yerli-yabancı herkes onun üstünlüğü kabul edip hayranlığını dile getirdi. (5)
İşte söylenenler:

“Anlamıyorum, Türkler niçin Batı’ya yönelme gerekliliğini duydular; Mevlânâ gibi bütün insanlığa yol gösteren bir ışık varken…”
(Prof. Annamerie Schımmel)

“Peygamber değil ama, kitabı var.” (Molla Cami)

“İnsan Mesnevi’yi anladıkça, Hıristiyan olduğunu unu¬tuyor.” (Ellerinde teypleri ve Mesnevî’nin İngilizce çevirisi ile Konya’ya gelen bir İsveçli gurubun Başkanı)

“Karanlık günle¬rimizin tek umudu.” ( Alman şairi, Protestan Hans Meinke)

“Hâlâ şaşkı ve beğenimin tam nedenine inemedim.” (On beş yılını Mesnevi çevirisi ve Mevlânâ nicelemeleri ile geçiren ve Doğu kültürü ustası Hıristiyan Niccohon)

“Mevlânâ Fârisi dili ile eser vücuda getirdiği halde İran edebiyatının o asra kadar gelen sairleri arasında Mev¬lânâ gibi bir benzeri yoktur. O devre kadar İran edebiyatı en kud¬retli şairlerini vücuda getirmiştir. Mevlânâ, o derin kültürü ile muhakkak ki, İran edebiyatını iyiden iyiye tanıyordu. Niçin bu dilin hakikî sahip ve sanatkârlarının hiç birini takip etmemiş ve tamamen orijinal bir üslûba sahip olmuştur? Buna şöyle cevap verilir: Çünkü Mevlânâ, tamamen orijinal bir ruh ve çok ileri ateşli ve sentetik bir görüşe sahipti. Çünkü kendinden evvel bir Mevlânâ gelmemişti ki, onun izini takip etsin. Şiirin gerek diş tekniği, gerek iç yapısı Mevlânâ’da tamamen şahsîdir.” (Ali Nihat TARLAN)

Onun hakkında kimler konuşmadı ki…Örnekler çoğaltılabilir ama asıl onun ne söylediği ve niye söylediğidir önemli olan. Mevlânâ, aşk için der ki:

“Aşk nedir? derler. Sen de ki; ihtiyar ve irâdenin terkidir. Her kim ki ihtiyardan halâs olmamıştır, onun ihtiyarı yoktur. Aşk padişahların padi¬şahıdır, iki âlem onun ayakları altındadır. Padişah ayaklarında olan şeye hiç iltifat etmez. Can, bir kalıp ve bir fanustur. Ona hayat veren Cânân’dır. Bedendeki ruh, fanustaki mum gibidir. Ey Cânân, sensiz hangi hayat var¬dır? Aşksız olma ki, ölü olmayasın, aşkta ol ki diri kalasın. Senin aşkın be¬ni bütün yalanlarımdan ayırdı. Çünkü senin aşkın huzur ve selâmet evini yıktı. Çünkü aşk, insanı harap eder. Çünkü aşk, hiç bir musibetten nasihat almaz. İnsanda ne mal, ne iyi şöhret, ne mevki, ne ev, bark, ne aile ve ev¬lât ihtirası bırakır.” (…) “Parlak su sathındaki hayal, aynadaki akis; aklı, aşkta eritmedikçe biz değiliz. Akılla görülen aydınlık “yalancı fecir”dir. Gerçek fecrin güzelliği gözle değil, gönülle seyredilir. Akla değil, aşka iyândır… Aşk mezhebinde küfür de yoktur, iman da. Aşkta ne ten vardır, ne akıl, ne gönül, vardır, ne can. Böyle olmayan, bu hale gelmeyen kişi, âşık değildir… Aşk din’i, aşk mezhebi yetmiş iki şeriat dan da dışarıdır. Padişahların tahtları, aşk’a karşı alelade bir tahta parçasından ibarettir… Aşk çalgısı, sema vaktinde şunu çalar: Kulluk, bir bağdır; efendilik, başağrısı. Şu halde, aşk nedir? Yokluk deryası. Aklın ayağı orada kırılır…” (6)

Aşk hakkında bu söylenenler karşısında şairler, yazarlar, düşünürler ve insanlar hayran kalmayacak da, ne yapacaktır. Onu anlayan insan için artık hayat başka bir anlam kazanır, insan dünyaya bambaşka bir gözle bakmaya başlar.

Onun felsefesi bütün insanlığı kucaklayan bir sevgidir. O öğüt verirken bile kimseyi kırmamaya çalışır. Herkese aynı mesafede yaklaşır. Herkesle konuşur ve insanları iyi kötü diye ayırmazdı. Nitekim, Mesnevî-i Şerifin beşinci beytinde şöyle der:

“Men beher cemiyyeti nalân şodem
Cufd-i bed hâlân u hoş halân şüdem”

(Ben her cemiyette, her toplulukta bulundum. Her mecliste inledim durdum. Kötü olanlarla da iyi olanlarla da beraber oldum, onlarla düşüp kalktım.)

O, bir gazelinde, bütün insanlığın eşit olduğunu şöyle dile getirir:

“Suretlerde kalırsan putperestsin. Sureti bırak ve manaya bak.
Hac adamısın, bir hacı yol arkadaşı ara; ister Hintli, ister Türk veya Arap.
Onun şekline ve rengine bakma; onun azmine ve niyetine bak.
O, siyah olsa da seninle aynı niyettedir. Sen ona beyaz de, zira seninle aynı renktedir.” (7)

Mevlânâ’daki hoşgörüye insan-ı kamil olmadan ulaşmak mümkün değildir. O, insandaki cevheri görmüştür ama onun gördüğünü görebilmek başka bir göz ister:

“Ten zi cân u cân zi ten mestur nîst
Lîk kesrâ dîd-i cân destur nîst”

(Ten candan, can tenden yani ruh bedenden, beden ruhtan ayrı ve gizli, örtülü değildir. Ancak, herkesin ruhu, canı görmesi için can gözü ile görmesi için izin verilmemiştir.)

Mevlânâ her fırsatta gerçek hakikati işaret eder; ama hakikat yolunda onun gibi saf ve temiz olabilmek, çok zordur. Onda kıskançlık yoktur:

“Dâmen-i d gir züter bî geman
Tarehi ez afeti ahır zaman”

(Eğer âhir zaman âfetlerinden, fitnelerinden kurtulmak istiyorsan hiç gecikmeden, hiç vakit kaybetmeden onun eteğini yakala.)

“Ver haset giret tura derreh gelû
Der haset iblis ra bâed gelû”
(Bu yola girerken yani bu yol gösterici arama yoluna girerken hasedi, kıskançlığı bırak. Çünkü hased, çekememezlik, kıskançlık gibi hâller Şeytan’ın hâlidir.)

Mevlânâ’ya göre, Allah yolunda, hakikat yolundaki gerçek kılavuz, edeptir. Onu anlamak ve onun açtığı kapıdan geçerek Hakikate ulaşmak ancak edepli olmakla mümkündür ve nitekim bir gazelinde bütün insanlara şöyle seslenir:

“Ademoğlunun eğer edepten nasibi yoksa, Adem değildir.
Ademoğluyla hayvan arasındaki fark edeptir.
Gözünü aç da bak cümle Kelâmullah’a:
Kur’an’ın bütün ayetlerinin manası edepten ibarettir”

KAYNAKÇA
1-Şeyh Galip Divanı’nından Seçmeler, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları:499, Ankara-2001, s.74.
2-a.g.e.212.
3-a.g.e.212.
4-a.g.e.214.
5-Seyit Kemal Karaalioğlu, Resimli Motifli Türk Edebiyatı Tarihi 1, İnkılap ve Aka basımevi, İstanbul-1980, s.404-405.
6-a.g.e.398.
23.12.2007

Okunma Sayısı: 110

Yazarın Diğer Yazıları

Türk Edebiyatında Mektup Geleneği

Mektup, “Bir şey haber vermek, bir şey sormak veya istemek için, birine çoğunlukla posta yoluyla...

Ses ve Ahengin Önemi Üzerine

SES VE AHENGİN ÖNEMİ ÜZERİNE “Onlar ki kelâma can verirler” Şeyh Galip Her şair az...

Unutulmuş Bir Şair: Asaf Halet Çelebi

UNUTULMUŞ BİR ŞAİR: ASAF HÂLET ÇELEBİ “Bir aynada bambaşka zamanlar gördüm Geçmiş gelecek bir sürü...

Süveydâ’ya Mektup(XVI)

“Gamzende gizli bir dünyâ, kaşından öte yol mu var?” İdealsiz ve öylesine yaşarken, kaderin cilvesiyle...

Cahit Sıtkı Tarancı ve Şiir

ŞAİR OLMAYI MEFKÛRE EDİNMİŞ BİR ADAMIN ŞİİR GÖRÜŞLERİ CAHİT SITKI TARANCI (Bu makale, Tasvir Gazetesi...