Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Köyümdeki Çocukluğum ve Ankara Hayalim (I)

GÖNÜL SESİ
Cahit KARAÇ

09 Ekim 2011 00:00

Yorum Yapılmamış

Köyüm, Türkiye’nin güneyindeki Ak
denizi çevreleyen Toros dağlarının doğuya doğru uzantısını oluşturup,
Kahramanmaraş iline bağlı tarihi Elbistan ilçesine doğru başının altında bir
yastık gibi uzanıp yatan, Şar dağının etelerinin devamındaki düz ovada, bir ve
iki katlı kerpiç evlerden kurulu, yüz on hanelik, Akveren denilen küçük bir köydür.
1962 yılının sonbaharında
Ankara’ya gelmeden önce, doğup çocukluğumu yaşadığım bu köyde her gün güneş,
her sabah bir başka güzellikte doğar, umut verip güzel bir gün
oluştururdu.

Köyde her sabah güneş doğup
masmavi gökyüzüne doğru yükselip göz kamaştırıcı parlaklığıyla yeryüzünü
aydınlatmaya başlamadan önce uyanıp kalkardım. Uyku mahmurluğuyla kahvaltımı
yapar, daha sonra anamın hazırladığı bez çıkına sarılı azığımı belime bağlayıp
anamın elini öpüp, hayır duasını da aldıktan sonra güneşin tanyerinde kızaran
burnunu görür görmez yola koyulurdum.

Kuzuları yaymaya götürürken
gittiğim yol üzerinde en çok dut bahçeleri vardı. Kuşlar bu bahçelerdeki dutla
beslenirlerdi. Hatta bir gün köyümüzden yaşlı bir emminin dutla beslenen
kuşların sesleri güzel olur dediğini duymuştum. Her ne kadar atalarımız “dut
yemiş bülbül gibi niye susuyorsun.” Demiş olsalar da o yaşlı emminin sözü de
yabana atılır gibi değildi. Çünkü kuşlar bin bir çeşit nağmelerle güzel şarkı
söylerlerdi.

Onlar ötüp şarkı söylerlerken,
sanki uzaktan onlara eşlik eden bir saz heyetleri vardı. Âdete bu heyetin emir
ve komutası eşliğinde disipline edilmiş büyük bir uyum ve ahenk içinde o günkü
sabahın oluşunu heyecanla kutlayıp sanatlarını sesleriyle icra ediyor
gibiydiler.

Onları dinleyip seyretmeye hiç
doyum olmazdı. Onun için her gün oradan geçip giderken hiç sıkılıp usanmadan
hep onları dinleyip seyrederdim.

Hatta bazen onları dinleyip
seyrederken kendimden geçip hayaller kurarken kuzuları yaymaya gittiğimi
unuttuğum bile olurdu.

Birden bire irkilip kendime
geldiğimde de babamın hiç unutamadığım şu nasihati aklıma düşerdi. “Oğlum, insan
her ne iş yaparsa yapsın, yaptığı her işi gücü nispetinde en iyi bir şekilde
yapıp yerine getirmeli.” derdi. Bu söz benim çok hoşuma gittiğinden onu
unutmamak için kulağıma küpe yapıp hafızamda taşıdığımdan hiç unutmazdım. Onun
için benim bu söze uygun yaşama isteğim annem ile babamı çok mutlu ederdi.
Onların mutluluğu bana yaşama azmi verip, beni umutlandırıp daha çok hayata
bağlardı.

Daha sonra vaktin geçip, güneşin
yakıcılığı aklıma düşer düşmez hemen oradan uzaklaşıp kuzuları en güzel bir
şekilde nerde otlatacağımı düşünerek yoluma devam ederdim.

Onun için iyi bir çoban, zamanı
iyi ayarlamasını bilmeli. Yoksa hiçbir zaman iyi bir çoban olup, hayvanlarını
en iyi bir şekilde otlatamaz. Çünkü hayvanlar da tıpkı insanlar gibi belirli
zamanlarda beslendiğinden her sabah daha evden çıkmadan kuzularımızın karnını
en güzel nerede doyurup besleyeceğimi düşünüp yolumu belirlerdim. Çünkü güneşin
yükselip yakıcılığını artırmadan kuzuları otlatacağım yere beslenme vaktinden
önce götürmem gerekirdi. Onun için “ ayran budalası olup ağzımı ayırmadan” her
gün gideceğim yere zamanından önce varırdım.

Zaman benim için çok kıymetliydi.
O zamanlar kol saatim olmadığından ben de tüm diğer çobanlar gibi zamanımı
güneşe göre belirleyip ayarlardım. Her sabah köyden çıkarken gökyüzüne doğru
yükselip tırmanışa geçen güneşi çok iyi takip ederdim. Çünkü o, öğleye kadar
gökyüzüne doğru kurulu bir merdiveni çıkar gibi, yükselip çıkarak yakıcılığını
ve parlaklığını artırıp kor haline gelirdi. Öğleden sonraki günün ikinci
yarısında akşamı oluşturmak için çıktığı merdiveni yavaş yavaş inerek,
utancından yüzü kızarmış genç bir kız edasıyla uzak bir yere saklanıp
kaybolurdu.

Köyden çıkarken gittiğim yolda
komşularımızın bahçelerinin kenarlarına diktikleri bol sık ağaçlardaki meyve
vermeyen renkli dal ve yaprakların oluşturduğu tünellerden geçerek kırlara
doğru ağaç dallarına yünleri takılan o melek gibi küçücük kuzucuklarımızın peşi
sıra giderdim.

Giderken onlar da çocuklar gibi
birbirleriyle beraber olmanın sevinci içinde analarından ayrılmanın hüznünü
unutup, birbirinin arkasına saklanmış, başlarıyla en önde giden keçi yavrusunu
takip ederek peş peşe bin bir renkteki çiçeklerin süslediği kırlara doğru yavaş
yavaş yürürdük.

Ben ve kuzular otlak yerine
vardığımızda güneşte gecenin ayazında kalıp kızaran burnunu uzaktan yavaşça
uzatıp buruşmuş yüzüyle birlikte çıkardı.

Daha sonra o da bizim gibi elini
yüzünü yıkayıp, isinden pisinden arınıp temizlendikten sonra sanki o da
gökyüzünde yürüyüp giden adamın elinde yanan bir fener gibi, sabahtan akşama
kadar hiç yorulup dinlenmeden yürüyüp giderdi. Giderken de hem dünyamızı
aydınlatıp ısıtırdı, hem de dünyadaki her şeyin hayat bulup yaşamasını
sağlardı. Sağlarken de her şeyi kendine bağlatıp arkası sıra koşturup yorardı.
İşte bu şekilde hayat bulup yaşamaya başlayan tüm varlıklar için de hayat
mücadelesi başlamış olurdu.

Kuzularımız, üzerlerindeki tonlarca yükü bir
herkül gücüyle kaldırıp toprakta hayat bulup filizlenip yeşermiş o yemyeşil
cılız otları alt dudaklarına göre biraz daha uzun olan ince üst dudaklarıyla
tek tek koparıp yerlerken ben keyiften dört köşe olurdum. Çünkü kuzularımız
başkalarının kuzularından çok daha iyi beslenmiş olduklarından çok iri ve büyük
görünürlerdi. Bu yüzden de komşularımız beni çocuklarına örnek gösterip derlerdi
ki,  “Bakın Hacı Arif’in oğlu Cahit kadar
olamıyorsunuz.” derlerdi. Bu söz benim duygularımı okşayıp ruhuma haz
verdiğinden çok hoşuma giderdi. Onun için ben coştukça coşar, kabına sığmaz
biri olurdum. Her duyduğumda da daha fazlasını yapıp daha iyi bir çocuk olmak
için her gün daha çok gayret gösterip, daha çok çalışıp çabalardım.

O yüzden de şimdi rahmetle
andığım annem ile babam beni çok severlerdi. Onların yanı sıra bu söze uygun
bir hayat tarzı yaşamamdan dolayı köyümüzün bütün insanları beni çok
severlerdi.

Kuzular kendi kendine beslenip
karınlarını doyururlarken ben birden bire bir sessizliğe bürünüp hayal kurmaya
başlardım. Hayal kurdukça zihnim açılırdı. Gece gördüğüm tüm düşlerim aklıma
gelirdi. Aklıma gelen her düşle birlikte bin bir hayal kurar, düşünce
üretirdim. Hatta bazen düşlerimle hayallerim birbirine karışırdı. O zamanda ben
gece gördüğüm düşleri mi hatırlıyorum. Yoksa düş hatırlıyorum diye hayal mi
kuruyordum, onu da bilmiyordum. Ama yaşadığım hayattan da her an kurtulmak
istiyordum. Çünkü ayağımdaki ayakkabı eski olduğundan, adeta üstü var tabanı
yok gibiydi.

Onun için ara sıra bir yere
oturur,  yolda yürürken ayağıma batan
dikenleri tek tek çıkarmaya çalışırdım. Kimi zaman da dikeni çıkarırken
kanardı. Ama hiç acı verdiğini duymazdım. Belki de ayaklarım acı çeke çeke
hissizleşmişlerdi.

Ama her şeye rağmen hep umut
içinde yaşardım. Çünkü insanın bu şartlar içinde bir lokma ekmeği ile içecek
bir yudum suyu varsa, dünyada o insandan daha mutlu hiç kimse yok derdim.
Küçücük bir kuzu çobanının bundan ötesini düşünüp hayal etmesi gerekmezdi. Ben
bir memleket yönetmiyordum. Sadece önümdeki yüz on kuzunun karnını doyurmaya
çalışıyordum. Hepsi o kadardı. Ama buna rağmen sürekli düşünüp hayal
üretiyordum. Hayalsiz hiçbir gerçeğe ulaşılamayacağını çok iyi biliyordum.

İnsan hayal edip düşünerek akla
ne kadar çok düşünce seçeneği sunarsa bir o kadar da doğru olan akıl seçeneğine
ulaşır diye düşünürdüm. İnsan gönlü arzulayıp hayal etmeden, aklı doğru düşünce
seçeneği üretip sunmaz.

Akla yol verip yön gösteren insan
gönlüdür. Düşünmek için insan, gönlünü seyri sefere çıkarmalı ki, akıl düşünüp
fikir üretebilsin. Yoksa düşünmeyen akıl başta boş bekler. Boş bedeni bekleyen
baş, beden üstünde taş olur.

Beden üstünde taşıdığımız başın
bizi değerlendirip kıymetlendirebilmesi için bize verilen aklı en iyi şekilde
kullanıp bol düşünce üretmeliyiz ki, ürettiğimiz düşünceler içinden de akıl,
bize en uygun ve makul olanı bulup çıkarsın ki bedenimiz üstünde taşıdığımız
baş huzur bulsun. Bizi de mutlu edip mutlu yaşatsın.

Köyümüz düz ova üzerine kurulu
olduğundan arazisi sulak ve verimli olmasına rağmen köydeki nüfusun
beslenmesine yeterli değildi. Onun için köydeki herkesin ekip biçeceği bağı,
bahçesi, tarlası yoktu. Köyümüzden birçok insan geçimini sağlamak için yaz aylarında
çaresizce başka şehirlere çalışmak için giderlerdi.

Çobanlık yaptığım o yıllarda
çocuk olmama rağmen hiçbir şeyden kolay kolay korkmazdım. İster bu bir kurt
olsun. İsterse büyük bir yılan olsun. Ama o toprağa göre renk alıp gezen
küçücük tırtıllar var ya, onlar içimi titretip tüylerimi diken diken
ederdi.  Öyle ürperir, öyle korkardım ki,
hiç sormayın. Hem de çok tiksinirdim. Sanki tabanı yırtık ayakkabılarımdan
içeri girip bacaklarımdan yukarı doğru çıkacaklarmış gibi bir hisse kapılırdım.

Ama korkaklığın ve yılgınlığın
hayatta yeri olmadığını babam bana çok iyi öğrettiğinden hiçbir şeyden kolayca
ürküp korkup kaçmazdım. Mücadelesiz hayatta kalınamayacağını biliyordum. Onun
için bu gün hala öyleyim. Yoksa yaşadığım dünyadaki bu hayat, beni üzerinden
hemen atar.

Çocukluğumdan bu güne kadarki
yaşamımda öğrendiğim tek şey, çalışıp kazanmanın insana hayat verdiğidir. Çünkü
ben çalışıp üzerimdeki baskıyı atmasam, hayat beni çok kısa sürede üzerinden
atıp diskalifiye eder. Onun için ölünceye kadar ona fırsat vermeyeceğim.
Çalışıp çabalayıp güzel bir hayat yaşamaya çalışacağım. Bunun için de hayatla
mücadele edip ruhumu güçlendireceğim. Büyük bir azimle de hayatın takipçisi
olacağım.

Her köyde olduğu gibi, bizim
köyümüzde de her ilkbaharda köyümüz yeşillenip, yeşil iş elbisesini giyer.
Sonbaharda o da bizim gibi yeşil elbisesini sarı renkli giysileriyle
değiştirir. Değişip yere düşen kuru yapraklar üzerinde yürümek öyle çok hoşuma
giderdi ki hiç sormayın.

Çocukluğum köyümde böyle kuzu
peşinde koşturup geçerken, sıcak bir ağustos ayında Ankara’da Türkiye Büyük
Millet Meclisinde küçük bir memur olarak çalışan amcam tatili bahane edip köye
beni alıp Ankara’ya götürmek için gelmişti. Ama geldiğinde niyetinin bu
olduğundan benim hiç haberim yoktu. Sonradan öğrendiğimde içimde buruk bir
sevinç oluşmuştu ama yine de Ankara’ya gidip okuyacağım diye çok sevinmiştim.
Çünkü o yıllarda köyümüzden birkaç zengin ailenin büyük çocukları Ankara ve
İstanbul’daki üniversitelerde okuyorlardı. Ben de o ağabeyleri okudukları için
çok seviyordum. Bu gün de hala onları seviyor ve takip ediyorum. Allah her
ikisinin de başarısını daim eylesin.

Ankara’ya gidip onlar gibi okuyup
büyük bir adam olacağım diye çok sevinçliydim. Sevincimden yere göğe
sığmıyordum. Nihayet Ankara’ya gideceğim o mutlu günde gelmişti.

Ama gidip de hayalini kurduğum
büyüklükte bir adam olup ülkeme hizmet edecek miydim?

Onu bilmiyordum.

Ama gelecek için hayali
olmayanın, gelecekte yapacak işi olmaz. Bunu biliyordum.

Devamı yarın

Okunma Sayısı: 55
Kategori: Cahit KARAÇ
Etiketler:

Yazarın Diğer Yazıları

Barış

Elbette ki barış. Elbetteki kaygısız, korkusuz, huzur içinde mutlu bir hayat yaşamak varken, kavgayı, dövüşü,...

İnsan ve Ağaç

Allah, kul aklına çelme takmaz. Zaten yarım akıllı. Bir de çelme takarsa, kulda akıl, kalmaz....

Cahit’ten Özlü Sözler

Aklımız Allah’a, düşüncemiz bize aittir. Onun için; kendi dışımızdaki tüm akıl sahipleri ile ilahi kader...

İnsan ve Ağaç

Allah, kul aklına çelme takmaz. Zaten yarım akıllı. Bir de çelme takarsa, kulda akıl, kalmaz....

Umre Ziyareti

Kutsallığna inandığımız, yerleri ziyaret edip, gezip dolaşmaktır. Bunun için önce niyet edip, pasaport çıkarmak gerekir....