Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Köydeki Çocukluğum ve Ankara Hayalerim (II)

GÖNÜL SESİ
Cahit KARAÇ

10 Ekim 2011 00:00

1 Yorum

Amcam, askerliğini bitirip
teskere aldıktan sonra, köye dönmeyip Ankara’da bir iş bulur. Evlendikten sonra
köyde yalnız yaşayan babaannemi de yanlarına alarak birlikte yaşamaya
başlarlar.

Daha
sonraki birkaç yıl içinde amcamlar bir çocukları olsun isterler ama maalesef o
yıllarda çocukları olmaz. Doktorları, amcam ile yengeme derki bu aşamada
çocuğunuz olmaz der. Her ikinizin de uzunca bir süre tedavi olması gerekir.
Eğer yılgınlık göstermeden tedavinize devam edip tamamlayabilirseniz sonunda
çocuğunuzun olmaması için hiçbir neden yok demiş.

Bunun üzerine, amcam çocukları da
çok sevdiğinden hem tedaviye devam etmek ister, hem de der ağabeyim ile yengem
şayet izin verirlerse, Cahit’i köyden getirip Ankara’da okutayım diye düşünür.

Yengemden izin ister. Yengem de
bana ne elin çocuğundan, durduk yerde getirip başıma iş açacaksın deyip amcama
itiraz eder. Daha sonraları yengem amcamın ısrarına dayanamayıp, beni getirip
okutmasına izin vermese de sessiz kalıp onaylar.

Bu sessizliğin üzerine amcam
cesaretlenip, 1962 yazında hem köye tatil yapmaya hem de bu konuyu annem ve
babam ile konuşup şayet onları ikna ederse beni alıp gitmeye gelir.

Ancak annem bana kıyamayıp,
okullar açılınca babası getirsin deyip, amcamı tatili bitince geri Ankara’ya
yalnız gönderirler.

Bunun üzerine annem amcamı
kırmamak için zaman kazandığını düşünüp, inşallah götürmekten vaz geçer
umuduyla olayı zamanın akışına bırakırlar. Ancak amcam da her fırsatta ısrarla,
okullar açılmadan önce babamın beni Ankara’ya getirmesi için Elbistan’dan
Ankara’ya gelip giden herkesle haber gönderir.

Amcamın bu sürekli ısrarı
karşısında çaresiz kalan annem, gözyaşlarını benden saklayarak bir gün bana;
oğlum seni yüreğime taş basıp, okuyup büyük bir adam olman için Ankara’ya
göndermek istiyorum ne dersin diye bana sorduktan sonra, iyi düşün, sen
istemezsen ben seni asla göndermem, kim ne derse desin, demişti.

Ben zaten hazırdım. O andan
itibaren de düş ve hayalime bin tane daha katmıştım. Ankara hayalim büyük
olduğundan düşüncelerim de zenginleşmişti.

Ben zenginleşmiş düşünce içinde
kendimle boğuşurken bir anda annemin sorusu karşısında donakalmıştım. Düşünce
bazında Ankara’ya yaklaşmış olmanın sevinciyle küçük dilimi yutup susmuş
olacağım ki, annem tekrar sordu. Bak oğlum sen istemeden, seni benden bir tek
Allah ayırır. Ondan başka seni benden hiç kimse ayıramaz. Buna inan sen çok
kıllı bir çocuksun, kendi cevabını kendin ver bana dedi. Yoksa ikimiz de çok
üzülürüz dedi. Çok iyi düşün yavrum. Sonra ikimiz de pişman olmayalım.
Başkalarını da üzmeye hakkımız yok. Ona göre sen şimdi git, sakin kafayla iyice
bir düşün. Sonra gel bana cevabını söyle ki, ben de senin vereceğin cevaba göre
hepimiz için düşünüp doğru bir karar alabileyim. Yoksa sonunda beni kararımda
yanıltırsın. Onun için şimdi bir kez daha soruyorum. Bana içinden geldiği gibi
söyle ki hakkında vereceğim kararım doğru olsun dedi ve tekrarladı. Ankara’ya
gidip amcanların yanında kalıp okumak ister misin? Dediğinde daha ben annemin
sözü bitmeden, büyük bir adam edasıyla hiçbir tereddüt göstermeden evet anne
gitmek istiyorum demiştim.

Bunun üzerine annem; tamam oğlum,
sen bilirsin dedikten sonra, daha gitmene bir hafta var. Şayet o zamana kadar
düşüncen değişirse bana söyle dedi. Çünkü annem de benden ayrılmaya zor
katlanıp, zor dayanacağını biliyordu.

Bu endişeyle bir gün babama, gel
bu çocuğu göndermeyelim. Bu yaşta ben bu çocuğun ayrılığına katlanamam, bu bana
çok zor gelecek, onun için ben ne yapacağımı bilmiyorum diyordu.

Babamda bunun üzerine anneme biz
köyde bu çocuğa hiçbir şey veremeyiz. Gel itiraz etme de gitsin. Çocuk hayatını
kurtarsın, bak bizim halimize diyordu. Annem hala kararsızlık çekiyordu. Ya
sonra pişman olursam diye benden gizli sürekli ağlıyordu.

Ben gideceğimi onun ağzından
duyduğumda çok sevinçliydim. Çünkü gideceğimi bana söylüyordu. Hem de bak
oğlum, sakın ola beni ele güne karşı sonunda utandırıp mahcup etme diyordu. Hem
sana hasret kalacağım hem de bana böyle kötü şeyler yaşatırsan beni ecelimden
kırk gün önce öldürürsün diyordu.

O anda içimden gelen kalbi bir
duyguyla adeta büyük bir adam edasıyla, anneme hiçbir yaramazlık yapmayıp
okuyup adam olacağıma söz vermiştim.

Bu gün annem ve babam ölmüş
olsalar bile ben hala verdiğim sözümün arkasındayım. Evvel Allah’ın izniyle
inşallah dünyanın en büyük şairi, en büyük düşünürü, en büyük yazarı ben
olacağım. Ben buna yüreğimle inanıyorum. İnşallah Allah yardımcım olacak. Ben de
sonunda anneme söz verdiğim gibi bunu başaracağım. Yoksa o yolda verdiğim söz
üzerine öleceğim.

Hatta daha annem, benim Ankara’ya
gideceğimi söylemeden önce ben, ola ki aniden Ankara’ya gidersem diye köydeki
birçok sevdiğim arkadaşımla tek tek vedalaşmıştım bile.

Onun için benim her geçen gün
Ankara sevdam artıp büyürken, Ankara’ya olan düş ve hayalim de her geçen gün
bir çığ gibi büyüyordu.

O günden sonra, kim bilir
diyordum, başşehrimiz Ankara, ne kadar büyük, ne kadar güzel bir şehirdir,
görüp gezip dolaşacağım, birbirinden güzel yerlerin hayallerini kurarak derin
düşüncelere dalıyordum.

Okulların açılmasına çok az bir
zaman kala köyümüzden, babası Ankara’daki bir hastanede yatıp tedavi gören bir
komşumuzla beni Ankara’ya göndermek için babam bizimle Malatya’ya kadar gelip
geri Elbistan’a dönerken, biz de şimdi rahmetli olan komşumuz Hüseyin amcayla
Ankara yolculuğumuza devam ettik.

Elbistan –
Malatya – Kayseri üzerinden gelip Ankara’ya giriş yaptığımız Mamak’tan Etlik
garajına kadar her yer yanan elektrik lambalarıyla ışıl ışıldı. Ama onca
geldiğimiz yol üzerinde hiç apartman görmedim. Beni getiren Hüseyin amcaya
bunlar ne diye sorduğumda, bunlar Ankaralıların oturduğu gecekondu denilen
evler dedi. Ben şaşırıp dona kalmıştım. Bizim köyde bile böyle üst üste konmuş,
sanki hepsi büyük bir depremden geriye kalmış birer yıkıntı, birer harabe gibi,
hepsi birbirinden kötü, yolu izi olmayan bu evler çağdaşlık yolunda ilk büyük
adımını atmış olan Türkiye Cumhuriyetimizin Başkentini oluşturan Ankara
hayallerimle örtüşmüyordu. Bana göre o da Atatürk’ten sonra bizi yönetenlerin
acizliğinde oluşmuş, aydınlık Türkiye’nin yüz karası gibi oluşmuş bir şeyiydi.

Onun için büyük bir merakla
otobüste yanımda oturan Hüseyin amcaya sıkılarak tekrar sormuştum. Peki, bu
evlerin görünürde yolu, izi yok. İnsanlar bu evlere nerden girip, nerden
çıkıyorlar Hüseyin amca dediğimde, otobüste beni duyan herkes gülüştü. O anda
Hüseyin amca da ne diyeceğini şaşırıp gülmüştü. Çünkü sorum, otobüstekiler gibi
onun komiğine gitmişti.

Otobüsümüz sanki dağ
yamaçlarından üzerimize yuvarlanıp düşecek gibi duran o iğreti, çirkin ve
birbirinden biçimsiz rastgele yapılmış o binlerce gecekondu evlerin oluşturduğu
mahalleri tek tek geçerek, o zamanlar Ankara’nın Etlik semtinde bulunan garajda
otobüsten indikten sonra, köyden getirdiğimiz torbalardaki yiyeceklerle
birlikte amcamların oturduğu yere gitmek üzere bir taksiye bindik.

Hayalimde çok güzel bir Ankara
seyahati yapacağımızı düşünürken, taksiye binip giderken her yerde hala
gecekonduları görünce Hüseyin amcaya demişim ki, bu nasıl bir başkent, nasıl
büyük bir şehir. Bu şehrin hiç zengini yok mu?

Diye sorduktan sonra o zamanki o
çocuksu aklımla şu cümleyi de Hüseyin amcaya söyleyerek paylaşmıştım.

Bu nasıl bir başkent? Hiç böyle
bir başkent olur mu?  Sanki bizi
yönetenler Türkiye’nin bütün fakir ve yoksul insanlarını zorla toplayıp Ankara
denilen yerde bir araya getirip oluşturdukları bu büyük ve yoksul köyle de
övünerek sonunda da kendilerine başkent yapmışlar…

O zamanlar gördüğüm Ankara’nın
aşağı yukarı çok büyük bir kısmı birbirine benziyordu. Ankara’nın en orta çukur
yerine bir avuç zengin insan toplanıp oturmuşlar. Fakirler de onları soğuk ve
sıcağa karşı sarıp sarmalamayıp korumak için onların etrafına dağılmışlar gibi
bir yerleşim planı oluşturmuşlar. Ama bu Atatürk’ün kurup oluşturduğu çağdaş
bir Türkiye’ye hiçbir zaman yakışmaz diye o zamanki düşüncemi Hüseyin amcaya
söylemiştim. O da bana; sen ne akıllı bir çocuksun, köyde bunları hiçbir çocuk
bilmezken, sen nerden öğrendin, nerden biliyorsun, diye bana uzun uzun methiye
dizmişti. Ben de mütevazılık olsun diye onun sözlerini başımı yere eğip
dinlemiştim.

Taksiyle giderken konuyu
değiştirmek için, Hüseyin amca daha amcamların evi çok mu uzak diye sorduğumda,
biraz daha var demişti.

O arada ben ona, Hüseyin amca
inşallah okuyup büyük bir adam olacağım ve tüm yurdumun güzel insanlarına olmadık
hizmetler edip onları ve yurdumu dünyada bir adım öne çıkarmak için olanca
gücümle çalışacağım dedikçe, bana bakan Hüseyin amcanın gözleri parlıyordu.

Benim de içimde öyle bir okuma
hevesi vardı ki, sanki o anda dünyanın kitaplarını elime verseler, amcamın
evine varmaya hepsini bir hap gibi yutar, okur bitirirdim. Çünkü biz taksiyle
gidiyorduk ama bir türlü evin yolu bitmiyordu. Allah’tan Hüseyin amca da beni
ve ailemi sevdiğinden, sorularıma bıkıp usanmadan cevap veriyordu.

Onun aklında hep hasta olan
babası olduğundan, bir an önce amcanın evine varıp seni babaannene teslim edip
amcanla birlikte ben de hastaneye babamın yanına gideyim diyordu.

Ama gittikçe yol da sürekli
uzuyordu. Hala hayal ettiğim güzel bir bina da görmemiştim. Bu da beni gittikçe
kaygılandırıyordu. Kendi kendime soruyordum. Ben nasıl bir Ankara’ya geldim.
Yoksa otobüs bizi Ankara diye yanlışlıkla başka bir şehre mi getirdi diye
aklıma gelip telaşlanmış olsam da Hüseyin amcaya ayıp olur diye sormayıp, biraz
daha yola devam ettikten sonra Hüseyin amca birden bire bizi götüren taksi
şoförüne, kardeş şuraya yanaş da biz inelim dedi. Ben içimden koca bir oh çekip
nihayet geldik diye sevinip Allah’a şükretmiştim.

Yine sabredemeyip Hüseyin amcaya,
hani amcamların evi diye sordum. O da bana biraz bekle taksinin parasını
verdikten sonra biraz da yürüyeceğiz. Bundan sonrası için taksinin gidebileceği
düzgün bir yol yok dediğinde, ben iyice şaşırıp dona kalmıştım.

Birden bire o anda aklıma, gece
yolda gelirken yolu yordamı yok diye gecekondular için otobüste söyleyip
herkesi güldürdüğüm kendi sözüm aklıma geldi.

Eyvah deyip ben de ister istemez
gülmeye başlayınca, Hüseyin amca hayırdır, Cahit neden güldün kuzum diye sordu.
Ben de ona otobüste olanı anlatınca bu sefer ikimiz de gülüştük.

Ama yola sırtımızda köyden
getirdiğimiz torbalarla yürümeye devam ederken, bir yandan da ben büyük bir
ilgi ve merakla etrafa bakıp hayalimdeki güzel Ankara’yı arıyordum.

Bulamayınca Hüseyin amcaya
sordum. Bura Ankara’nın neresi diye. O da bana, ben de birkaç kez geldim. Onun
için semtlerin adını çok iyi bilmiyorum, dedi. Daha sonraları indiğimiz yeri
amcama tarif edip öğrendiğimde şimdiki Sıhhiye denilen yerdeki Abdi İpekçi
parkının tam orta yerindeki el heykelinin bulunduğu yerdi.

O zamanlar orada birbirini
sırayla takip eden teneke saçtan yapılmış on ya da on iki tane büyük malzeme
deposu ile bir benzinlik vardı. Ayrıca bir de orta yerinden İncesu deresi
denilen üstü açık, pis kokan bir dere akıyordu.

Bu derenin her iki tarafında
sanki birbiri üstüne konulan koca kutulardan oluşturulmuş yüzlerce gecekondu
olmasına rağmen, üzerinden karşıdan karşıya geçecek bir tane bile olsa insan
elinin değdiği ağaçtan yapılmış bir köprüsü yoktu. Kendi kendime söylenip,
yazık dedim. Koca Ankara’nın ağaçtan bir köprüsü bile yok. Sanki köprü yapacak
koca Ankara‘da hiç ağaç yoktu. Bu Ankaralılar için ne ayıp bir şeydi.

Hemen aklıma bizim köyü diğer
köylere bağlayan köy yollarımız üzerindeki akan birçok dere üzerinde bile imece
usulü taştan yapılmış bırakın insan geçmesini büyük arabaların bile, gelip
geçeceği köprülerimiz geldi.

O an duygularım birden bire
kabarmıştı. Köyüm ve köylülerimizle de gurur duyup onurlanmıştım.

Koskoca Ankara denilen Başkentte
akan küçücük bir derenin üzerine insan geçecek küçücük bir köprü yapılamamış
olması, o zamanki küçücük aklımla beni bile utandırdığından, ne beceriksiz
yöneticilerimiz varmış dedim. Sonra da Hüseyin amcaya bu Ankara’yı yönetenler hiç
kuldan utanıp Allah’tan korkmazlar mı dedim. Bunlar nasıl bir insan. Bu şehre
ve insanlığa yapılan ne büyük bir beceriksizlik, ne büyük bir ayıp dedim.

Bu nasıl bir başkent, Yarabbi
diye Allah’a sormaktan kendimi alamamıştım.

O yorgun halimizle, uzakta görüp
yürüyerek gidip üzerinden geçip gittiğimiz köprü denilen şey, dere üzerine
atılmış iki yuvarlak ağaçtan ibaret çok basit bir şeydi. Onun üzerinden karşıya
bir ip cambazı gibi, geçip gittikten sonra, yarım saat daha yokuş yukarı tırmanıp
amcamın oturduğu, adeta üst üste büyük kutulardan konulup oluşturulmuş ev
denilen yere vardık.

İnanın; köyümden üç arkadaşımı
getirip, sizce bura ne diye sorsam? Vallahi de, billahi de oraya hiç biri de ev
demezdi. Çünkü Hüseyin amcanın evi burası deyip, varıp kapıyı çaldığında ben de
inanmamıştım. Ama amcam çıkıp bize hoş geldiniz deyip, eve aldığında şaşırmıştım.
Çünkü ev denilen o yerin yolu yoktu ama gelip giden insanların ayaklarıyla
basıp oluşturdukları sadece ayak izleri vardı.

Gülerek dedim ki, böyle yolları
bizim köyde ancak aynı yeri defalarca gelip gecen keçiler yapar ama başkent
denilen bu koca şehirde yaşayan binlerce zavallı yoksul insanların yiyecekleri
bir lokma ekmek, içecekleri bir yudum su için her gün yürüyüp gelip giderken
oluşturulmuş patika denilen ayak izinden oluşturulmuş yoldu. Orada oturan
herkes bu ayak izlerini yürüyüp takip ederek, evlerine ya da iş yerlerine gidip
gelirlerdi.

Öyle bir yerdi ki, sanki kartal
yuvası. Çıkılsa inilmez, inilse çıkılmaz. Öyle çetin bir yamacı olan tepede bir
yerdeydi ki, oranın Ankara’yla hiçbir alakası yoktu.

Onun için de ne bir tuvaleti, ne
akan bir damla suyu, ne bir alış veriş yapacak bakkalı, ne bir manavı, ne bir
fırını, ne de bir kasabı vardı. Zaten kasabı olsa da orada oturanların hiç
birisinin kasaptan et alacak parası yoktu. Onun için oraya kasap gerekmezdi.
Ama insanların diğer günlük temel ihtiyaçlarını giderip karşılayacakları bir
başka dükkân da yoktu.

Bana göre ev diye vardığımız o
yerin adı, sadece Ankara’ydı. Yoksa Ankara’yla uzaktan yakından hiçbir alakası
yoktu.

Ben daha içeri girmeden, orayı
görür görmez kocaman bir eyvah çektim. Köyümü terk edip geldiğime bin pişman
olmuştum. Çünkü köyüm bile Ankara denilen bu yerden bin kere daha güzeldi.

Eve girip babaannem ile amcamı
görünce biraz sevinmiş olsam da, birden bire üzülüp ağlamaya başladığımda
babaannem ile amcam çok üzülmüşlerdi. Neden ağladığımı sorduklarında,
üzülmesinler diye annemi, babamı ve kardeşlerimi özledim demiştim.

O gün eve vardığımızda saat onbir
gibiydi. Ama akşam olmak bilmiyordu. O gün bir de eve bize hoş geldiniz demeye
gelen ev sahibimiz Yaşar amca, amcama dönüp bu küçük ve yakışıklı delikanlıyı
mı anasından, babasından koparıp getirdiniz. Çok yazık etmişsiniz. Doğru dürüst
yolu okulu olmayan bu berbat yere neden getirdiniz, deyip çıkıp gittikten sonra
ben sanki aklımı oynatacak gibi olmuştum.

Babaannem ne oldu oğlum. Birden
bire neden sararıp soldu rengin dedi. Yoksa sana gelirken yolda yediğin bir şey
mi dokundu dedi. Ben de hayır babaanne yok öyle bir şey, ben iyiyim dedim. Ama
hiçte iyi değildim. Çünkü geldiğim o yerde ne bir çocuk yaşardı. Ne de bir
çocuk okuyup adam olurdu.

O andan itibaren ben de Ankara’ya
geldim diye ne bir sevinç, ne de okuyup adam olacağım diye bir umut kalmıştı.

Bir an önümde yaşayacağım koca
bir ömür gözlerimin önünden boş yere akıp giden bir su gibi gelip geçip
gitmişti. Artık ben de ne bir Ankara düşü, ne de gelecekte güzel bir hayat
yaşayacağım Ankara umudu kalmıştı.

Benim için artık her şey bitmiş gibiydi.
Köyümde gördüğüm düşler artık görünmez olmuştu. Köyümde kurduğum hayallerim,
yolu olmayan Ankara’nın ayak izlerinde tümden silinip yok olmuştu.  Onun için artık Ankara’da yaşayacağım
hayattan korkuyordum. Korkudan çoğu zaman ya uykum kaçıyordu ya da çok geç
vakitlere kadar uyuyamıyordum.

Düşünmekten yorgun düşüp uyuduğum
gecelerde de uykumda kâbus görüp kan ter içinde korkup kalkıyordum.

Köyden gelmeden önce, huysuzluk
yapıp kimseyi üzüp rahatsız etmeyeceğime anneme söz verdiğim için üzüntümü
içime atıp, hiç kimseyi rahatsız etmeden geceleri kendi kendime ağlayıp
uyuyordum.

Daha bir hafta geçmeden Hüseyin
amcanın babası iyileşmiş olduğundan hastaneden taburcu olan babasını alıp
çoktan köyümüze dönmüştü bile.

Ben Ankara denilen gecekondusu
bol, koca şehirde tek başıma kalmış gibiydim. Okula başlamıştım ama yazıldığım
okul hem uzaktı. Hem de çok sevimsiz bir yerdeydi.

Yazılıp gitmeye başladığım daha o
ilk gün, ne okulumu ne de öğretmenimi sevmiştim. Çünkü okul müdürü beni
sınıfıma götürüp öğretmenime teslim edip kendi odasına geri dönüp gittikten
sonra, öğretmenim büyük bir öfkeyle dönüp bana dedi ki; benim başımdaki bela
yetmiyormuş gibi bir de seni mi? Benim sınıfıma verdiler, köylü çocuğu diye
beni sınıftaki tüm çocukların içinde aşağılayıp küçümsemişti. Onun üzerine bazı
çocuklar okulda benimle bir süre alay ettiler.

Küçümsenip alay konusu olduğum
için artık ne o okulu ne de öğretmenimi seviyordum. Şu an adını bile
hatırlamadığım öğretmenim yaşlı bir kadındı. Ama daha kendini yetiştirip
öğretmen olamamıştı. Sanki Türkiye de hiç öğretmen yokmuş da dersler boş
geçmesin diye onu o okula öğretmen yapmışlardı.

O günden sonra ben de okula ve
öğretmene karşı büyük bir soğukluk başlamıştı. Okumayı çok sevmeme rağmen,
artık o öğretmeni görmemek için canım okula gitmek bile istemiyordu. Zaten
sevmiyordum okulu, öğretmenin o tavrı da beni okul ve okumaktan soğutmak için
işin tuzu biberi olmuştu.

Köyden gelirken okuyup büyük bir
adam olacağım diye anneme verdiğim söz, hiç aklımdan çıkmıyordu. Artık korkmaya
başlamıştım. Düşünüp çözüm üretemediğim içinde yorulup içime kapanmıştım.

Hareketlerimden kuşkulanıp, beni
izleyip takip eden babaannem, bir gece uykumda sayıklayıp konuştuğumu duyunca,
beni dinlemiş ve sabah olup okula göndermek için uyardığında da, istersen gel
bu gün okula gitme seninle hoşuna gidecek başka şeyler yapalım deyince, bunu duyan
amcam, anne sen ne yapıyorsun. Hiç çocukla böyle konuşulur mu, deyip gelip beni
yanaklarımdan öpüp, saçlarımı karıştırır gibi yapıp sevip başımı tek eliyle
okşadıktan sonra biraz da harçlık verip dedi ki sakın tembellik edip okuluna
gitmemezlik etme, dedikten sonra babaanneme de bir şeyler söyleyip evden çıkıp
işine gitti.

O gün bana duydukları bu yakın
ilgi ve alakadan biraz olsun moral bulmuş olsam da yinede o öğretmen ve okula
karşı şevkim kırılıp, hevesim kaçtığından, o okul ve öğretmende benim başarılı
olmam artık imkânsızdı. Onun için artık köyümü özlemeye başlamıştım. Ama bunu
nasıl amcam ile babaanneme söyleyip, köye geri nasıl dönüp gideceğimi
bilmiyordum.

Bütün bunları düşünerek o gün de
yolu olmayan okuluma kayıp düşmeden gitmek için önceden yapılmış ayak izlerini
takip ederek gönülsüz bir şekilde okulun yolunu tutmuştum.

Ama babaannem artık benim
huzursuz olduğumu çok iyi anlamış olacak ki, o akşam beni uyudu sanıp, amcama;
oğlum, bu çocuğu buraya getirdin. Böyle bir okulda bu çocuk nasıl okuyup da iyi
bir eğitim alıp adam olacak dedi. Köydeki okulu bu okuldan çok daha iyiydi
dedi. Bak sen buralarda beğenmediğimiz o köy okulu sayesinde iş bulup tutunup
kaldın dedi.

Amcam; peki anne, ne yapalım,
dedikten sonra babaannem konuşmasına devam etti ve dedi ki, derhal daha merkezi
bir yerde okulu iyi ve eve yakın olan bir yerde yeni ev bulup buradan taşınıp
gitmeliyiz dedi. Yoksa çocuğa yazık ederiz dedi.

Amcam da peki anne dedi. Yarından
itibaren araştırmaya başlarım dedi.

O gece öyle mutlu olmuştum ki,
uykumda; Beni sevmeyen öğretmenden ve okuldan kurtuluyorum diye sayıklayıp
sevinmişim.

Babaannemde beni dinlemiş. Sabah
olunca bana sordu.

Oğlum, bizden memnun musun?
Okulun nasıl? Öğretmenini seviyor musun? Arkadaşların nasıl, iyiler mi?
dedikten sonra, gel otur kucağıma da bunları bana bir güzel anlat dedi.

Ben de tek tek anlattım. Allah
rahmet eylesin. Çok iyi bir kadındı. Beni can kulağıyla dinledi. Anlattıklarıma
çok üzüldü. Neden bana daha önce anlatmadın dedi. Bende sizi üzmek istemedim
dedim.  Beni öptü teselli etti. Ve dedi ki,
şimdi bu sinirle okuluna gidersem, öğretmeninle ya kavga ederim. Ya da onu tüm
ilgili makamlara şikâyet ederim dedi.
Onun için şimdi gitmeyim de akşam amcan işten gelince konuşuruz dedi.
Ama sana da söz veriyorum dedi. İnşallah önce buradan taşınacağız. Sonra da
evvel Allah’ın izniyle seni İnşallah okutacağım. Çünkü dedi, seni okutmak için
anana, babana söz verdik, yoksa gurbetliğe razı olup seni buraya asla
göndermezlerdi dedi. Bu sözü, duyduğum bir o gün çok duygulanıp ağlamıştım, bir
de bu gün yazarken yine aynı duyguları tekrar yaşayıp ağladım.

Demek ki,  insanın yüreği yanıp özü kanayınca, ister
istemez gözden de yaş boşalıyor. İç boş olunca, ne öz kanar, ne de göz akar.
Demek ki, benim de içim dolmuş, özüm kanarmış.

Babaannemin bu sözünden sonra
amcam, birkaç ay içinde tercih yapacağımız iki ev bulmuştu. Biri Aşağıayrancı
’da bir apartmanın giriş katı, diğeri de Küçük Esat’ın sonuna yakın bahçe
içinde küçük müstakil bir ev.  Her
ikisine de gidip baktık. Aşağı Ayrancıdaki ev daha güzel olmasına rağmen
babaannem eski adıyla Kıbrıs Bayraktar İlkokuluna ve otobüs durağına çok yakın
okulu olan Küçükesat’taki evi tutmamızı tercih etti.

Benim bu ilkokula gittiğim o
yıllarda, bu ilkokula aşağı yukarı Küçükesat Banka evleri durağından, Nenehatun
Caddesi, Gazi Osman Paşanın bir kısmı. Büyük Esat ile Kırk Konakların tamamı
buradan imrahor deresi, Seyran Bağları Kuyu başına kadar,  Bülbül Deresi Caddesi şimdiki itfaiyenin
oradaki Halinden çok daha aşağılara kadar öğrenci aynı okula gelirdi. Öyle pek
fazla okul yoktu. Zaten bu saydığım yerlerin birçok yeri gecekondu
semtiydi.

Yeni okuluma yazıldıktan iki ay
sonra, çalışkanlıkta sınıfımın ikincisi olmuştum. Daha sonraları birinciliği
hiç kimseye kaptırmamıştım. Hem arkadaşlarımı, hem öğretmenimi, hem okulumu,
hem de oturduğumuz evi ve mahalleyi çok sevmiştim. İki yıl sonra oturduğumuz o
eve yakın bir yerde kendimize bahçe içinde çok sevimli ve şirin iki katlı bir
ev yaptırıp taşınmıştık. Okula gelenler içinde, evi en yakın olan öğrenci
bendim. Aynı zamanda da o mahalledeki en güzel ev de bizim evimizdi. Bahçe
içindeki bu iki katlı evimizde yaşayıp geçirdiğim o tatlı çocukluk yıllarımı
asla unutamıyorum. Belki de hayatımın en tatlı, en güzel yıllarıydı.

Bendeki bu günün en büyük öğretim
ve eğitim birikimi hep o yıllardan kaldı. Çünkü öğretmenim gerçekten hepimiz
için bir anne gibiydi. O öğretmende okuyup da hayatta başarılı olup iyi bir
adam olamayacak hiçbir çocuğu düşünüp hayal edemiyorum.

Gerçekten kendini çok iyi yetiştirmiş
insan evladı olan çok iyi bir öğretmendi. Bu gün elli yıl geçmiş olmasına
rağmen onu asla unutamıyorum. Şimdi onun kadir ve kıymetini çok daha iyi
anlamış olduğumdan, inanın çok samimi söylüyorum ondan daha çok şey öğrenip
daha fazla yararlanmak adına ömrümün sonuna kadar kölesi olurum.

O zamanlar dört yıl beraber
okuduğumuz o öğretmenimiz sayesinde, ben hayatın talihsiz bir oyunu, bir
cilvesi sonucu okuyamamış olsam da birçok sınıf arkadaşım ilerleyen yıllarda
daha fazlasıyla okuyup devletin birçok kademesinde görev alıp, başarılı
hizmetler etmişlerdir.

Daha sonraları Ankara’nın
Abidinpaşa, Kurtuluş, İkinci Dede efendi civarında bir ay öncesine kadar Aşağıayrancıda
otururken, şimdi de Ankara’nın en güzel semtlerinden birinde oturuyorum. Ama oturup
yaşadığım hiçbir semt hiçbir ev,  ne o
iki katlı evimizin bulunduğu semtin, ne de orada yaşarken edindiğim
arkadaşlarımın, ne de o evde yaşarken hayattan aldığım zevki, hazzı, tadı
vermiyor. Onun için orayı ve orada geçirdiğim zamanı asla unutamıyorum. Çünkü
orada kültürü yerleşik bir mahalle düzeni vardı. İnsanlar başarılı ve
mutluydular.

Onun için o mahallede hayat bir
başka güzeldi. Tıpkı güneş, her sabah köyümdeki gibi burada da bir başka güzel
doğuyordu. İnsana hayat verip mutlu ediyordu. Zihnimde hayallerim hep birbirini
kovalıyor, hiç bitmiyordu.

Orada kendime yeni bir dünya,
yeni bir hayat kurmuştum. Çok güzel bir yer olmasa da ben güzel yaşıyordum.
Çünkü artık hayatım büyük ölçüde yoluna girmişti. Okuyup iyi bir adam
olacaktım. Umutlarım artmış, hayallerim yavaş yavaş gerçek olacaktı.

Onun için o yıllarda babaannemin,
amcamın ve Gülten yengemin benim için o günlerde yaptıkları tüm fedakârlıkları
bu gün ben unutup inkâr edecek olursam, işte o zaman dünyanın en nankör insanı
ben olurum. Çünkü bu gün ben şair olup yazarlık yapıyorsam,  yazdığım her şeyde o günlerde onlardan
kazanıp elde ettiğim kültürel kazanımım var.

Keşke ettikleri fedakârlıkları
sonuna kadar sürseydi. Ama ne yazık ki, sürmedi.

Başta anlatmadım ama şimdi
kısacık da olsa biraz bahsedeyim. Beni köyden getirdiği o yıllarda amcamın
çocuğu yoktu. Allah nasip eyledi daha sonraki yıllarda biri erkek, ikisi kız,
üç çocuğu olmuştu. Benim için onlar bana kendi öz kardeşlerimden sevgileri daha
ötede olan kardeştiler. Hepimiz birbirimizi çok severiz. Hala da ben onları
onlar da beni gerçekten çok severler.

Amcamın çocuğu olduktan birkaç
yıl sonra beni evde asıl sevip koruyan babaannem de ölüp Allah’ın rahmetine
kavuşmuş olduğundan, Ankara’da güneş artık benim için sıcaklığını kaybedip soğuk
doğmaya başlamıştı. Sıcak yazları çoktan geçmiş, sonbahar bitmek üzereydi.  İstikbalime dair dayanılmaz fırtına ufukta
göründüğünden, onca yılda oluşturduğumuz yerleşik düzene ait her şey artık
yavaş yavaş yön değiştirmeye başlamıştı.

Amcamın her gün söyleyip durduğu
o imalı sözlerinden artık kanım üşüyüp donmaya başlamıştı. Artık hiç ısınmıyor
hep üşüyordum. Ona yük olduğumu söylediği o anlam dolu imalı sözlerinden çok
alınıp çok kırılmıştım. Tam yolun ortasına gelmiştik ki, seni artık
taşıyamayacağım, yoruldum diyordu.

Bu sözleri duyduğumda beynimden
vurulmuşa dönmüştüm. Olmaz böyle bir şey diyordum. Üzülmekten başka yapılacak
bir şey de yoktu. Çünkü adam kendini mecbur hissetmiyordu. Belki mecbur değildi
ama yaptığı hareketin doğru olmadığını bilmeyecek kadar da cahil davranıyordu.
Cahilliğine kızmıyorum ama sözünde durmadığına çok üzülüyorum.

Onun için onlara bu yüzden
kızmaya hiç hakkım yok deyip amcam ve yengeme evlerinde biraz daha kalıp
tahsilime devam etmek için daha fazla ısrarda bulunamıyordum. Çünkü amcam
takdirle bitirdiğim Gazi Osman Paşa Ortaokulundan sonra izin alıp gidip
kaydolduğum Ankara Sıhhiyedeki Atatürk Lisesine yaptırdığım kaydımı sildirip,
kısa yoldan ekmek parası kazanmam için beni oradan alıp Kimya Meslek Lisesine
gitmem için zorlamıştı.

Amcam beni bir ağaç gibi derinden
budayıp her şeyimi silip süpürüp güdük bir adam yapmıştı. Bana yaptığı bu
kötülüğü bu güne kadar hiç kimseye söylemeyip içime atıp uyutsam da bazen bir
dev gibi içimde uyanıp ayağa kalkıyor. Belki hakkım yok ama yine de onu
affetmekte zorlanıyorum. Halen yaşıyor, keşke o da bu yazıyı okusa.

Daha sonra köyden ailem de
Ankara’ya geldi. Çok kalabalıktık. Küçücük bir apartman dairesinin giriş
katında on kişi.

Zavallı babam tek başına
çalışıyor, evin ihtiyaçlarına yetişemiyordu. Bir de köyden gelirken her
şeyimizi satıp savdıkları için açıkta kalmayalım diye oturduğumuz o küçük
daireyi borç harç içinde banka kredisiyle almıştık.

Babam bir yandan bizim
ihtiyaçlarımızı giderirken bir yandan da aldığımız evin borcunu ödemede
gerçekten çok zorluk çekiyordu. Ama bu çekilen zorluğu bir annem bir de babam
biliyordu. Onun için babam, azıcık harcırah alıp biraz olsun rahatlamak için
elinden gelse ayın her günü işyerinden görev alıp yaz kış yola gitmek
istiyordu. Çünkü altı kardeşten beşimiz okuyorduk. Adam çaresizdi. Yapılacak
bir şey yoktu. Onun için çekilen her zorluk annem ile babamın omuzları
üzerindeydi. Öyle bir an gelmişti ki, artık annemin dayanma gücü kalmamıştı.
Belki bir süre sonra babam da yorulup iflas edecekti.

O arada ben Kimya (Sanat) Meslek
Lisesinden mezun olmuştum. Üniversite sınavlarına girip yüksek puan almış
olmama rağmen sanat okulu mezunu olmam nedeniyle hiçbir okulda okuma hakkını
elde edemedim.

Hayat çok acımasız bir şekilde
hep üzerime üzerime geliyordu. O zamanlar bizi yönetip hayatın tüm zorluklarını
üzerimize salan hiçbir siyasetçiye şimdi hakkımı helal etmiyorum. Hepsinden de
ahirette Allah’ın huzurunda söke söke alacağım. Orada da haydi kıvırsınlar da
göreyim. Yıllar yılı bu ülkede kendileri istedikleri gibi yaşarken bize sadece
güneşin hep bir gün doğacağını söyleyip umut verdiler. Ama güneş bizim gibiler
için hiç doğmadı.  Onun için bizler hep
umut içinde yaşadık. Mutluluğu hiç görmedik.

Neden bu güzel ülkenin insanları
hep acı çeker. Hiç yüzleri gülmez. Neden bu siyasetçileri bu kadar çok şımartır
yüz veririz. İşi yapan yapmayan herkese helal olsun deriz. Neden böyle kör,
sağır ve dilsiziz.

Bu gün sağlığım yerinde olmasa da
inanın bana, ben bu halimle bile, devlette akıl kapasitemin çok altında bir
görevde çalışıyorum.

Bu durum benim için bir zûlken,
ülkem için büyük bir kayıptır. İşte yıllardır bizi yönetenleri görüyoruz.
Yetmiş seksen yıldır kendileri üç beş adım ileri giderlerken bizlere adım
atmayı unutturdular.

Şimdi ben elli dokuz yaşında
yetmiş milyondan biri olan sıradan bir adamım. Sıradan bir adam oluşuma hiç
üzülmüyorum. Ama benim kadar aklı, fikri, zekâsı ve düşüncesi olmayan birçok
insanın da dar kafalı siyasetçileri arkalarına alıp devlette hiç hak
etmedikleri görevlere gelip sorumluluk yüklenip bizi yönetmelerini de doğrusunu
söylemek gerekirse hiç mi, hiç içime sindiremiyorum. Çünkü bu ülkede bu güne
kadar devlet doğru dürüst hiç mi, hiç doğru dürüst yönetilmezken, çok şükür,
son yıllarda iyi kötü bir şeyler yapılmaya çalışılıyor. Demek ki yapılmak istenilince
yapılıyor.

İşte Ankara örneği, düne kadar
dört bir yanı gece kondu denilen derme çatma evlerle çevrili olan bu büyük köy,
nihayet altmış yıl sonraki çalışmalarla şehir olma yolunda büyük adımlar atıp,
büyük ilerlemeler kaydetmektedir. Demek ki, yapılması hiç de zor değilmiş. Her
şey iyi niyete dayalı irade meselesiymiş. Demek ki bu güne kadar insanların
çektiği eziyet ve çile boşunaymış.

O halde şimdi daha iyilerini
yapmalıyız. Daha iyisini yapmak içinde iyi insan yetiştirmeliyiz. Şimdi bizim
asıl sorunumuz bu olmalı.

Çünkü yapılacak evlerde oturacak
olan insandır. İnsanımızı eğitip şehirleştirerek kültür seviyesini yukarı çekip
medenileştirmezsek ne yaparsak yapalım, insanımızı köylülükten kurtarıp şehirli
yapamayız. Onun için her şeyden önce bu ülkede bir zihinsel devrim yapmalıyız
ki insanı, insan yapalım. İnsanca da yaşatalım.

Yoksa ne Ankara, Ankara olur. Ne
de Türkiye, Türkiye olur. Türkiye, Türkiye olmayınca ne Ankara, ne de İstanbul
bir batı şehri olur. Ne de Türkiye modernleşip çağdaş bir devlet olur.

Bu güne kadar bizim yaptıklarımız
sadece yapı malzemesi olan taş ya da betonu düzeltilmiş arazi üzerine yan yana
ya da üst üste getirip koyarak şehirleri genişletip büyüterek her birini birer
büyük köy yapmışız.

Halbuki bizim için asıl olan, binayı
yapıp yükseltirken, içinde oturup yaşamını sürdürecek olan insanın da, bu
paralelde şehirleşmesi için yeterli derecede eğitip kültürel olgunluğa ulaştırılması
gerekirdi. Yoksa her ne kadar standarttı geliştirilmiş, çok yüksek teknolojilerle,
istediğimiz ölçü ve büyüklükte ne kadar yüksek binalar yaparsak yapalım insanımızı
köylülükten kurtarıp, şehirleştirip medenileştiremeyiz.

Medeniyet, seçkin insanların
oluşturduğu bir yaşam biçimidir. Onun için medeniyet,  aynı zamanda çağdaşlıktır, modernliktir.

Kısacası Allah’ın bizden istediği
insan olma ölçülerini yakalayıp, o ölçüde de insan olup, insanca yaşamayı
bilmektir.

Demek ki, çağdaşlaşıp
modernleşmek için sadece yüksek teknolojiyle bina yapıp yükseltmek yetmiyor.
İnsanı köylülükten kurtaracak olan zihinsel değişimi de sağlayıp onunla
birlikte şehirleşip medenileşirsek işte o zaman insanı şehirli yapıp
modernleşip çağdaş yaşamayı hak etmiş oluruz. Yoksa hiçbir zaman köylülükten
kurtulamayız. Bu dünyaya da köylü gelip köylü gideriz.

Köylü, köylü gibi yaşayacağından
hiçbir zaman bir şehirli gibi çevresini güzelleştirip, güzel bir çevrede
yaşamasını bilmez. Güzel bir çevrede yaşamasını bilmeyen insan da şehirleşip
medenileşmez. Medenileşmeyen insan da yaşadığı çevre ve şehri güzelleştirmez.
Güzelleştirilmiş bir şehir çevresinde yaşayan insan,  insan olup, insanca yaşayamayacağı için huzur
bulup mutlu yaşamaz.

Onun için insanı, önce zihinsel
olarak değiştirip geliştirmeliyiz. Zihinsel gelişen insanlarla da çevresi güzel
olan şehirler yapıp, insanı güzel yaşatırken medenileştirip mutlu etmeliyiz.

İşte asıl gelişme bu olsa gerek.
Yoksa rast gele her yeri taş ve beton yığını haline getirerek büyümek gelişmek
demek değildir.

Bunu idrak edip Çevre ve
Şehircilik Bakanlığını kuranlar, inşallah çok geç kalmadan, bu temel çerçevede bakanlığın
oluşumu tamamlayıp bir an önce bu güne kadar şehir diye oluşturulmuş büyük
köylerimizi gerçek anlamda şehirleştirip, insanımızı da insanca yaşatarak
medenileştirirler.

İşte muasır medeniyet denilen
çağdaşlıkta bu olsa gerek.

Bu çağdaşlığı gerçekleştirmeyi başaranlara
ne mutlu.

07.10.2011

Cahit KARAÇ

Şair, Düşünür ve
Yazar

 

Okunma Sayısı: 94
Kategori: Cahit KARAÇ
Etiketler:

Yazarın Diğer Yazıları

Barış

Elbette ki barış. Elbetteki kaygısız, korkusuz, huzur içinde mutlu bir hayat yaşamak varken, kavgayı, dövüşü,...

İnsan ve Ağaç

Allah, kul aklına çelme takmaz. Zaten yarım akıllı. Bir de çelme takarsa, kulda akıl, kalmaz....

Cahit’ten Özlü Sözler

Aklımız Allah’a, düşüncemiz bize aittir. Onun için; kendi dışımızdaki tüm akıl sahipleri ile ilahi kader...

İnsan ve Ağaç

Allah, kul aklına çelme takmaz. Zaten yarım akıllı. Bir de çelme takarsa, kulda akıl, kalmaz....

Umre Ziyareti

Kutsallığna inandığımız, yerleri ziyaret edip, gezip dolaşmaktır. Bunun için önce niyet edip, pasaport çıkarmak gerekir....

Yazıya Yapılan Yorumlar

  1. Uğur ÖZALTIN dedi ki:

    şahane bir yazı okudum 2 bölüm halinde. sizi kutluyorum. temelde yaşama dair fikirsel hedef ve tarzlarımız sizinle aynı. halkımızın mutluluğunu akli reçetemizde bulmuş durumdayız ve bunun çabası içindeyiz. iyi insan olmak işin zaten başı ve siz bunu başarmışsınız. selamlar saygılar