Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Kısa Kısa Benim Telimden


28 Mayıs 2008 00:03

Yorum Yapılmamış

Perşembe günü eşimin bir akrabası aradı. Yakın bir akraba olup, uzak görüştükleri için ne telefon numarasını tanıyabildi, ne de “ben yengen” kelimesi ona bir şey çağrıştırdı önce…
Sonra kısacık bir hatırlatmadan hemen sonra İstanbul’da kızının iş bulduğunu ve ailecek buraya yerleşeceklerini hızlı bir şekilde geçip, bir ev bulması için eşimden yardım istediğini beyan etti. Aslında bu tam bir beyan değildi biz, tüm hız anlattıklarından böyle bir sonuç elde ettik. Kırsal kentlerde oturan insanlar, İstanbul’daki akrabalarının her işe kadir olduklarını düşünüyorlar. Oysaki biz kendimize ev bulmaya çalıştığımızda ne büyük zorluklar çekmiştik. Bunu ancak İstanbul’da yaşayan iyi anlar. Eşimle yaptığımız yaklaşık üç saatlik konuşma sonrasında sorusu manidardı: Bu bizim milletimize mi has? Hani diğer ülkelerdeki insanlarda, doğru mu yanlış mı diğer kimseye sorup soruşturmadan,
kendi başlarına kararlar alıp, emri vaki yardım mı isterler? Bize has olduğunu düşünüyorum. Biz önce minareyi çalar sonra kılıfını uydururuz. “Fizibilite”nin Türkçe’sini bilen var mı?

***

Geçenlerde ablam bir yazımı okumuş. Şu “Kutu Kutu Pense, Bir Varmış, Bir Yokmuş” isimli olanı. Orada bir yerde “ablam demek televizyon demek” diye laf-ı güzaf etmişim. Yani halt etmişim aslında.

Ablam demek, can demek, yoldaş demek, güzel insan demek, güzel göz demek, merhamet demek, sevgi demek, ana yadigarı demek, ana demek, hayattaki en yakınım demek. (Bilmem eşim bu yazımı okur mu? Okursa o da alınır mı? Herkesin yeri ayrı.)

***

Geçen haftadan plan yapmıştık. Ben işe başlamadan önce bir hava değişimi yapacak ve kızancığımla Gölcük’e babamları ve teyzemleri ziyarete gidecektim. Eşim beni cumartesi bırakıp, akşam İstanbul’a dönmek zorundaydı. Gelen hafta sonu ise beni alacaktı. Cuma gününe yaklaşırken, ben “aslında bir hafta çok, sen en iyisi salı, çarşamba gibi bizi al” demelere başladım. O da “en iyisi pazartesi alayım” diye düşünmüş. Derken eşim, kızından ayrı kalmaya dayanamayacağını beyan ederek yolculuğu, birlikte gidip gelme şeklinde, gelecek hafta sonuna ertelememizin daha iyi olacağını söyledi. Biz de kabul ettik.

***

Cumartesi, Adana’da ikamet eden fakat son bir yıldır Türkiye’nin hemen her yerini gezen halam, bebeği görmek için bize geldi. Eskiler, yeniler/yeniler eskiler, derken biz bugüne (27 Mayıs, Salı) kadar gecenin geç saatlerine kadar muhabbet ettik. Dedem, rahmetli, Erzurum’dan Muş’a yerleştikleri vakit ilk önceleri “kara taştan” yapılmış bir evde oturmuşlar.

Komşusuyla küçük bir problem geçince aralarında hemen oradan taşınıp benim hatırladığım o “muhteşem” evi yapıp içine girmişler (kirada oturmak aslında iyidir, bahsine bir örnek olarak anlatmıştı). Uçsuz bucaksızmış gibi gelen, uzun kavak ağaçları ile çevrili bahçesini, meyve ağaçlarını, bostanını, kurbağalı havuzunu dün gibi hatırlarım. Bu bahsettiğim evin o zamanın şartlarına rağmen ayrı bir banyosu ve evin içinde tuvaleti bulunmaktaydı. Evin ön tarafında kahvehane ve postane, arka tarafında ise “kom” vardı. Evin, içinde “tandırı” bulunan büyük bir mutfağı vardı. Şimdi öğreniyorum ki o tandırı babaannem yapmış. Tandır, seramik çamurundan, altı ve üstü açık fıçı şeklinde, önce dışarıda yapılıp, tandır boyunda kazılan toprağa sonra gömülürmüş. Ah o tandırlarda ne güzel lavaşlar ve keteler pişerdi. Eskilerde, belki bundan elli yıl önceleri tandır evleri olur, tüm aile fertleri bu evlerde tandırların etrafında kış aylarında uyurdu. Elde yapılan güveçlerde (o zaman çelik çomak tencereler elbette yok. Şimdi şehirler arası yolculuklarda gördüğümüz güveçler, o zamanların kadınlarının elleriyle yaptıkları tencerelerdi.) yemekler pişerdi de ne kadar lezzetli olurdu. Dün gibi hatırlıyorum. Sabahtan bir leğen hamurdan ekmek (lavaş) yapılır, tandırın dibinde de güveçlerde enfes yemekler pişerdi.

Sabah kuzenim aradı. Annesinin gezi planlarını öğrenmek için. “Biraz da biz bu nimetten yararlanalım” dediğimde kendisinin de pek yararlanmadığını söyledi. O zaman hocanın fıkrasını anlattım. Nasrettin Hoca’ya demişler ki: Hocam, senin hanım çok geziyormuş. Hoca hemen itiraz etmiş. “Olur mu öyle şey! O kadar gezseydi arada bir de bize uğrardı.”

Okunma Sayısı: 164
Etiketler: , ,

Yazarın Diğer Yazıları

Göç Vakti; Turna Yarin Selam Saldı ‘Gel’ Dİye…

‘Sen Kürt değilsin lannn! Ben Kürt’üm! Ben!’ diye bağrıyor canım çocuğum, askerim, mehmetciğim, anasının kuzusu,...

2+2=5Diye Bilecek Kadar İzansız İnsanlar

Geçen hafta ‘Altıncı Söz’ü işledik… Sizlere Risale dersi vermek ne haddime! Sadece buradaki bir paragraftan...

Göç Vakti; Turna Yarin Selam Saldı ‘Gel’ Diye…

‘Sen Kürt değilsin lannn! Ben Kürt’üm! Ben!’ diye bağrıyor canım çocuğum, askerim, mehmetciğim, anasının kuzusu,...

Germeyelim Gerilmeyelim

Çatışmayı yönetmenin birkaç türü var. Bunlardan biri rekabet. Rekabet, karşıdakine kendi fikrini kabullendirme yöntemi. Kelime...

Yanmaya Hazır İbrahimler

Seçim günü sosyal medyada yazdıklarımı söyle bir gözden geçirip, yazı haline getirdim ki tarihe bir...