GÖYÜL
Boyu posu yerinde, kumral, açık tenli, yüzü çizgilerinden bile asalet akan bir kadındı Dakke. İçindeki fırtınayı sezebileceğin cinsten bir derinlik vardı gözlerinde; ama o gözler hep hüzünlü bakardı. Hiç mutlu değildi, hiç gülümsediğini görmezdin, hep dertliydi. Kureyş aşiretinden olduğundan halk arasında “Ana” diye hitap edilirdi. Eli şifalıydı, ağzı dualıydı. Doktorda çare bulmayan ona gelirdi. Hiç çocuğu olmamıştı. Arzu adında bir kedisi vardı. Arzu’yla sohbet eder, bazen kızar bazen de şefkatle severdi. Eli lezzetliydi, lahana sarmasını çok güzel yapar, her seferinde bir tabak bize getirirdi. Komşuluk hakkıydı bu; kokusu gitmiş, canı çekmiştir düşüncesi vardı oralarda.
Elazığ’da, o sıcak yaz günlerinde, mahalledeki o dut ağaçlarının gölgesinde, bahçe duvarının dibinde otururduk. Ben henüz yirmi beş yaşındaydım, iki çocuk annesi genç bir kadındım. Dakke ise ömrün engebelerini çoktan aşmıştı. Bir gün durup dururken, gözlerini o uzak ufka dikip içini hasretle çekti, sağ elini kalbinin üzerine koyup:
— “Ah Merhamet, ah göyül zordur…” dedi.
O an ne onun geçmişte yaşadığı o büyük aşkı biliyordum, ne de kalbildeki sızıyı… Sadece yüzüne naifçe gülümsedim. Oysa o tebessümün arkasında benim de saklı bir yüküm, sevmediğim bir adamla evli olmanın o dilsiz ağırlığı vardı. Kadın kadının aynasıydı da henüz farkında değildik. Dakke Ana yüzümdeki o gülümsemeyi görünce sitemle baktı:
— “Gülme,” demişti, “gülme, göyül çok zordur, sen bilmi,” deyip başını birkaç kez aşağı yukarı salladı. Sonra elinde bir çubuk, toprağa bir şeyler çizdi.
Meğer o susuşların, o iç çekişlerin kökü, onların gençlik yıllarında, o uzak dağ köyünün topraklarında atılmıştı. Orada başlamış her şey. Birbirlerini deli gibi sevmişlerdi Cafer Dede’yle, gönül köprüleri kurmuşlar da; kader fakir diye, kimsesiz ve öksüz diye Dakke’yi layık görmemişti Cafer’e. Gidip Dakke’nin öz amca kızıyla evlendirmişlerdi Cafer’i. En büyük hançer de buradan saplanmıştı ya zaten… Amcasının kızı, Cafer’in geçmişte Dakke’yi nasıl bir sevdayla sevdiğini iyi bilirdi; bu yüzden kendi kanından olan Dakke’den nefret ederdi. Aralarında ne bir geliş gidiş vardı ne de akrabalık hukuku. O köklü haset öyle büyüyecekti ki bir gün gelip Dakke’nin evini arayacak, namusuna leke sürmeye kalkacak kadar gözünü karartacaktı amca kızı. Oysa Dakke gururluydu, namusluydu; evine, kaderine bakar, boyun eğerdi. Ama dünya işte; yarım kalmış sevdaların hesabı bile fukaraya ve en yakınındakinin eliyle kesilirdi.
O dağ köyünde sığınacak kimsesi kalmayınca, üvey anne eli değen Dakke’yi o tek gözü kör Kör Aydın’a vermişlerdi. Köyden sonra kader onları bereketiyle ama yüküyle de ağır olan şehre, Elazığ’a savurmuştu. Dünyaya tek gözle bakan o sert adam Aydın, Dakke’nin hem kocası hem de görünmez hapishanesi olmuştu. Sertti, öfkeliydi ama evine de bakardı. Elazığ Buğday Meydanı’nın o bitmek bilmeyen telâşında akşama kadar yük taşır, ekmeğini o tek gözünün gördüğü kadarıyla fukaralığın içinden söküp alırdı.
Sonra bir gün, o meydandan kara bir haber geldi. Toz duman içinde bir kamyon yük boşaltırken, Kör Aydın arkada kalmış, tek gözüyle görememişti. Kamyon şoförü de onu fark etmeyince, tonlarca yükün altında kalıp can vermişti Aydın. O gün mahallenin sustuğu gündü. Çünkü tam Aydın’ın cenazesinin kaldırıldığı gün, hemen yan bahçede Dakke’nin öz köylüleri, akrabaları kızlarını evlendiriyordu. Normalde bir evde cenaze varsa, yan komşu düğününü durdururdu. Ama fukara olunca, hayatın o acımasız müziği kesilmedi. Bir yanda gözü yaşlı bir dulun feryadı yükselirken, duvarın hemen ardında davul zurnalar patlıyordu. Dünya, fukaranın cenazesine karşı sağırdı.
Dakke günlerce o sessiz evin içinde duvarlara çarpa çarpa ağladı. Aydın’ın Buğday Meydanı’nda döktüğü alın terinden artırdığı, bankada sakladığı üç beş kuruş parası varmış meğer. Birikimini iki bankaya yatırmış; ilk yatırım yaptığı bankada on yıl boyunca işlem yapılmayınca, zaman aşımından para devletin hazinesine geçmiş. İkinci bankadaki parayla da kısa süre idare edebilecekti Dakke. Başka da bir güvencesi yokten; kadın bir günde muhtaç, bir başına kalmıştı dünyada…
Birkaç yıl sonra eşimden ayrılmıştım. Üç yıl özel bir şirkette çalıştıysam da kazandığım para geçinmem için yetersizdi. İki çocuğumla Avusturya’ya, o bitmek bilmeyen gurbete savruldum. İki yıl sonra babamın vefat haberini aldım. Dakke ise akraba kapılarını gezdi durdu; oralarda da barınamayınca döndü dolaştı, yine bizim o bahçeli üç katlı eve geldi. Annemle iki yalnız kadın, ikinci katta diz dize oturdular. En son Almanya’dan gelen bir akrabamın merhametiyle adliyeye götürülüp yaş tespiti yapıldı da üç kuruşluk bir yaşlılık aylığına bağlanabildi.
Bense çok sonraları, o soğuk gurbet toprağındayken aldım kara haberini. Dakke vefat etmişti. Aslında çok yaşlı da değildi; dinçti, ayaktaydı ama kahır insanı içeriden çürütürdü işte. Ölüm haberi içime koca bir taş gibi oturdu, günlerce ağladım arkasından. Çünkü onun ölümü; yaşanmamış, yarım bırakılmış, hep başkalarının yükünü taşımış koca bir hayatın bitişiydi.
Şimdi ne zaman gurbette memleketi düşünsem ya da bir düğüne gitsem, kulağımda dut ağacının altında Dakke’nin “göyül zordur” deyip iç çekmesi gözümün önünde belirir.
Gülümseme genç kadın, öyle yüzüme bakıp gülümseme… Gönül yükü de, o Buğday Meydanı’nın kamyondan boşalan çuvalların altında kalan dünya yükü de sevgisiz evliliklerin gölgesinde hep aynı tonda ağırlaşır. Ve bir gün, yaşanmamış bir hayatın gurbete düşen sızısıyla son bulur.
Vaha Sahra
DİP NOT: “Kureyşan aşireti, tarihsel kökleri Horasan’a dayanan ve Alevi-Kızılbaş inancında ‘evlad-ı resul’ (Peyamber soyu/Seyyid) olarak kabul edilen köklü bir aşirettir. Ağırlıklı olarak Tunceli (Dersim) bölgesi ve çevresinde meskundurlar.”















