Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Cumhurun Başkanı Abdullah GÜL


20 Eylül 2011 00:00

1 Yorum

Ülkelerin ve halkının tarihinde o ülkeyi milletiyle bütünleştirebilecek, (sessiz) devrim(ler)le ileri düzey devlet/ülke haline getirebilecek imkân ve koşullar ancak 100 yılda bir nasip olabilir.

Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın mirasını red ederek ve halka rağmen ilan edilmiş bir cumhuriyetti. Cumhuriyetin halka rağmen oluşu, halkının Osmanlı hanedanına bağlı teb’a-millet olmasından kaynaklıdır. Zira millet Osmanlı’yı kurtarma derdiyle Kurtuluş Savaşına katılmış, ATATÜRK’ün başlatmış olduğu mücadeleye yine Osmanlı Halifesinin iradesiyle gelişen bir hareket gözüyle bakarak destek vermiştir. Ne var ki bu saiklerle destek alanlar, Cumhuriyetin ilanının peşi sıra Hilafetin kaldırılmasını halkın büyük bir kısmının “düşmanlığını” göze alarak gerçekleştirmişlerdir. Burada seçilen milletvekilleri ve buna göre şekillenen meclisin halkın iradesini yansıtmadığını ifadede bir beis görmüyorum.

Edirne’li birisinin Doğuda bir kente, Eskişehir’li birisinin Güneydoğudaki bir kente “milletvekili tayin” edilmesi sonucu kurulan meclisin, halkın temsilcilerinin oluşturdukları bir meclis olmaktan çok uzak olduğunu kabul etmemek tarihi gerçeklere yüz çevirmek demektir.

Ama netice itibariyle bütün olumsuzluklara ve dışlanmalara rağmen halkın cumhuriyeti benimsediği, koruduğu ve en önemlisi de dönüştürmek için gayret sarf ettiği bilinen bir gerçektir.

Gelin görün ki, halkın dışlanması ile yetinmeyen “cumhuriyetin sahipleri” statükonun devamı yönünde halka en acımasız zulümleri reva görmekten zerre kadar geri durmamışlardır.

Halkı “en büyük düşman” ilan edenlerin cumhurbaşkanı (İNÖNÜ) olduğu bir ülkeden söz ediyoruz.

Halkının büyük bir kısmını “krimine” görenlerin başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı (DEMİREL) yaptığı bir devletten söz ediyoruz.

Keza vatandaşının en büyük inanç grubunun mensuplarını “karanlık çağ kafalı mürteciler” addedenler bu ülkede cumhurbaşkanlığı görevini (SEZER) yapmışlardır. Bu listeyi sayfalarca uzatabiliriz.

Bütün olumsuzluklara rağmen halkın kendi haklarını devretmeyeceği bütün seçimlerde/tercihlerde görülmüştü. Ülke halkı bu süreçleri başarıyla tamamlayarak Cumhuriyeti, cumhurun cumhuriyeti olmasına imkân tanıdı. Yani seçkinlerin cumhuriyeti yerine (hala eksik de olsa) herkesin cumhuriyeti anlayışı ile verilen mücadelede başarılı oldu.

Aslında bu uzun girişi 11. cumhurbaşkanı Sayın Abdullah GÜL için yazacaklarıma mukaddime olması için yaptım. Sayın GÜL’ün diğerlerinden farklı oluşunun neleri beraberinde getirdiğini daha iyi bilelim diye…

Abdullah GÜL her fırsatta ülke halkın bütün kesimlerinin hassasiyetlerine sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Sayın GÜL’ün bu anlayışına alışık olmayan kesimler zaman zaman bu durumu yadırgadıklarını dile getiriyorlar.

Abdullah GÜL kimilerinin kınamalarından dolayı ülke halkına zararlı olabilecek adımları atmaktan imtina eden bir devlet adamlığı konumunu dünyaya göstermiştir. Bu devlet adamlığı bildiğimiz ceberut, tek tipçi, seçkinci “devletin adamlığı” değil; devleti milletine hizmetkâr eden anlayıştaki bir cumhurbaşkanının devlet adamlığıdır. Yani halkı efendi kılan, devlet denen aygıtı da bu halkın hizmetine sunan bir anlayışla devlet adamlığı yapmaktadır Abdullah GÜL.

Alevi-Sünni ayırımını ortadan kaldırmak için her çalışmada mutlaka katkısı olmuştur Abdullah GÜL’ün. Cem evleri, azınlık vakıf malları ve Kürtçe dili üzerindeki baskıların kaldırılması yine onun destekleriyle olmuştur.

Sayın cumhurbaşkanı geçen temmuz ayının son günlerindeki komuta kademesinin istifası (emekliliği) ile ilgili olarak takındığı olgun tavrı halkının hizmetinde olduğunu ortaya koymuştu. Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en ciddi krizi ve kaosu hükümet ve askerle çok iyi yöneterek atlatan GÜL, son olarak MİT-PKK görüşme kayıtlarının sanal âleme düşmesini “barışa yönelik” olarak değerlendirdi.

Almanya yolunda yaptığı açıklamayla hem MİT Müsteşarı Hakan FİDAN’ı sahiplenmiş, hem de barışa katkının gerekliliğini vurgulamıştır. Bunu şunun için önemsiyorum;

Hatırlayın 2001’de bir kitapçık atıldı ne krizler yaşadık. Bu krizle bir gecede elli milyar doların uçmasına sebep olan cumhurbaşkanı SEZER, aynı zamanda başörtülülerin Çankaya Köşküne girmemesi için de halkın bütün hassasiyetlerini, dini değerlerini yok saymıştı.

Ama sayın GÜL ülke halkının demografik yapısını, toplumun değerlerini ve inançlarını dikkate alarak davranmayı ilke edinmekle yüreklere su serpmiştir.

Ülkenin geleceğini düşünmeyen “an”lık siyaset(çi)lerle dünyanın en itibarsız ülkesi durumuna düşen Türkiye, GÜL’ün uyum ve hassasiyetlere saygısı ile bölgesinin ve dünyanın en saygın ülkesi olma yolunda.

Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte Abdullah GÜL’ün de halkın esenliğini öncelemesi ayrı bir güzellik. Kürt Sorununun barış içinde sonuçlanmasını istemesindeki samimiyeti soruna kalıcı bir çözümü hızlandırmaktadır. Daha önce sorunu “insani ve vicdani” olarak kabul eden Sayın GÜL, Ahmet TÜRK ile görüşmeye verdiği önem de yine bu minvalde değerlendirilmelidir. En son internet ortamına düşen MİT-PKK görüşmesini bahane edenlere cevabı çok haysiyetliceydi. Herkes bunun üzerinden MİT Müsteşarını vururken o;

”Her devletin bu tür süreçlerle ilgili, görüşmelerle ilgili kurumu vardır. Bu da istihbarat teşkilatıdır. Dolayısıyla, İstihbarat teşkilatımızın, Türkiye’nin en önemli meselesi olan böyle bir konuyla uğraşıyor olması, bunun içinde olmasından daha tabii bir şey olamaz” diyerek kriz çıkarmak isteyen İsrail-MOSSAD fitnesini engellemiştir. 

Peki, bu dönemde DEMİREL veya SEZER biri cumhurbaşkanı olsalardı ne olurdu dersiniz?

MOSSAD’ın talepleri aynen yerine getirilecekti.

Ülkenin menfaati ve/ya prestiji mi?

İsrail daha önemliydi. Hatırlayın Yalçın KÜÇÜK ne demişti;

İsrail Türkiye’de güçlü olduğu kadar İsrail’de güçlü değildir.

Demem o ki;

Sayın GÜL Sayın Erdoğan gibi bu ülkenin kardeş ve eşit vatandaşların ülkesi olmasını arzulamaktadır. Bunun büyük bir risk olduğunu da bilerek.

O kardeşlik ve eşitliği canı pahasına savunan ve bunun gereğini yerine getiren bir cumhurbaşkanıdır.

Ben nereden biliyorum mu dediniz?

Öteden beri bildiğim bir şey, yeni değil…

Okunma Sayısı: 106
Kategori: Ahmet AY

Yazarın Diğer Yazıları

Başkan Erdoğan’dan Kıbrıs Çıkarması

“Devletlerin dili” konusunda 1-2 yazı yazdığımı hatırlıyorum. Devletlerin dilinin bizim günlük konuştuğumuz dilden farklı olmadığını...

Biden’a Neden Sevindiler?

  Öncelikle kardeş Azerbaycan’ın mütecaviz ve işgalci Ermenistan’ı yenerek elde ettiği destansı zaferini kutluyorum. Allah...

“İslam’a Karşı Soğuk Savaş”

Millet olarak Avrupalı’da potansiyel olarak var olan ve özellikle belirli dönemlerde siyasiler tarafından körüklenip tedavüle...

Macron’un Aradığı Müslüman

Kendi din ve dindarına ihanet eden Hristiyan Batı medeniyeti, şimdi de İslam dinini kendi dinlerine...

Kafkasya Sorunu

Azerbaycan’ın cephede ilerleyişine cephe savaşında karşılık veremeyen Ermenistan, uzaktan Azerbaycan şehirlerine füze atmak suretiyle savaşı...

Yazıya Yapılan Yorumlar

  1. Osman Çatılı dedi ki:

    Allah muhafaza eğer öyle birşeyler olsaydı marmara gemisindeki hahamları dahi hamas üyesi olmaktan içeri atar 11.5 yıl hapis cezası verirlerdi(kudüs gecesinde olduğu gibi)