Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Beni Hor Görme Kardaşım

Yusuf Özkan ÖZBURUN

02 Nisan 2012 00:01

Yorum Yapılmamış

Fıtrat hamurumuz ebediyet aşkıyla yoğrulmuş. Toprak, kıvam bulmak için aşka muhtaç. Bizi ‘kardaş’ kılan şey işte bu aşka olan ölümcül ihtiyacımız ve toprağın fukaralığıdır.

1. Beni hor görme kardaşım

Sen altınsın ben tunc muyum

2. Aynı vardan var olmuşuz

Sen gümüşsün ben sac mıyım

3. Ne varısa sende bende

Aynı varlık her bedende

4. Yarın mezere girende

Sen toksun da ben ac mıyım

5. Kimi molla kimi derviş

Allah bize neler vermiş

6. Kimi arı çiçek dermiş

Sen balsın da ben çec miyim

7. Topraktandır cümle beden

Nefsini öldür ölmeden

8. Böyle emretmiş yaradan

Sen kalemsin ben uc muyum 

9. Tabiyetten ölsek aşık

Topraktan olduk kardaşık

10. Aynı yolcuyuz yoldaşık

Sen yolcusun ben bac mıyım 

Aşık Veysel ŞATIROĞLU

Bir insanın yekdiğerini ‘hor görme’si, insan mahiyetinin (hüviyetinin) özünde bir olduğunu anlamamakla ilgilidir. Hor görme, kendimize atfettiğimiz üstün bir mahiyetin karşımızdakinde olmadığı, onun daha alt bir mahiyete sahip olduğu kanısına dayanır. Karşımızdakine daha alt seviyede bir mahiyet atfetmek, daha çok kültürel, ekonomik ve sosyal yapıların şekillendirdiği öğrenilmiş bir durumdur. Hiç kimse doğrudan insanı eksen alarak, insanın özü üzerine yaptığı derin düşünmeler sonunda hor görmeye dayalı bir çıkarıma ulaşamaz. Çünkü, insanın mahiyetine doğru yapılan her türlü derinleşme bizi kökenin birliği fikrine taşır. Kökene doğru ilerleyişimiz hammaddenin şaşırtıcı bir biçimde aynı olduğu sonucuna ulaştırır bizi. Burada sorulması gereken soru şudur: İnsana kıyasla daha alt seviyede bir varoluş mahiyeti taşıdığı iddia edilen hayvan ve bitkiler için durum nasıldır? Yani insan için uygun görülmeyen ‘hor görme’, yani ötekine daha alt bir mahiyet elbisesi biçme, hayvan ve bitkiler için de uygun görülmeyecek midir? Bu sorunun cevabında yine insanın mahiyetine bakmak durumundayız. İnsan içe ve dışa doğru çok geniş bir yelpazede, evrendeki bütün unsurları maddi ve manevi olarak özet bir şekilde muhteva etmektedir.

Bütün hayat mertebelerini, özellikle hayvansal ve bitkisel hayat aşamalarını kendi bünyesinde toplamıştır. Alem içinde bir şey her şeye kopmaz bağlarla bağlı olduğu için, madenler, toprak, bitkiler, hava, hayvanlar ve kestirilemeyen pek çok unsur insanın ruhunda ve bedeninde tomurcuklarını barındırmaktadır. İnsan da zaten bunların aşkın bir bütünselliğidir. Dolayısıyla insanın kendi özüyle çelişecek bir biçimde diğer varlık kategorilerini hor görmesi, karşısına alması, anlamsız sayması son derece absürdtür. Modern insanın en büyük çıkmazı buradadır: Mahlukat kardeşliği yerine bilginin gücüne yaslanarak doğaya boyun eğdirme, böylece teknolojinin imkanlarını elde etme anlayışı, insanı kendi mahiyetiyle

Hor görme, aynı varoluş ağacının meyvesi olduğunun bilicinde olmamakla ilgilidir aynı zamanda. Kökleri ezeliyetin diplerine uzanan, gövdesi şimdi ve burada’nın bağrında, dal ve budaklarıyla geleceğin uçlarına uzanan kainat kadar geniş bir zaman ağacının meyveleri… “Yoktan varolmuşuz” değil, “aynı Vardan varolmuşuz”… Yoktan varolma ancak insana ve diğer varlıklara kıyasla bir anlam ifade eder. Yani sonu olan bir varlığın bir başlangıcı olması gerektiği yönündeki kadim önermeye dayanır. Fakat insan varolmadan önce mutlak anlamda yokluğun olduğunu kabul etmek “hiçten var çıkar” gibi bir abese çıkarır yolumuzu. Dolayısıyla insan, bir Vardan varolmuştur. Yoktan varolma düşüncesi sonsuzluğa kıyasla sonlu oluşun izafiliğini vurgulamak amacıyla geliştirilmiş bir düşüncedir. Güneşin koynunda bulunan ışıklar belli şekil ve renklerde belirgin olmuştur. Işığın varlığı güneşin varlığına kıyasla ‘yoktan’ sayılmıştır. Çünkü ışığın varlığı Güneşin varlığına bağlıdır. Altın ve gümüş, dünyevi iktidar ve zenginlik göstergesidir, ticari dolaşımın geçerli araçlarıdır. Mahiyetlerine bakıldığında hepsi de madendir. Bir halk masalında olduğu gibi bir çakıl taşını bir yakuttan ayıran toplumsal ve ekonomik anlamda yüklenen görece değerden başkası değildir. Ayrıca, bağırsaklarındaki kasılmayla tuvalete zor yetişen bir trilyonerin, şu köşe başındaki dilenciden ne farkı olabilir?

Herkeste olan her şeydedir. Her şeyde olan herkestedir. Taştaki ve ağaçtaki parıldayan ışık aynı Güneştendir. 

Ölüm, her şeyi ve herkesi bir eşitlik paydasında toplar. Tokluğu, açlığı bir eder ölüm. Varlık aleminin sahte yansımalarını gerçeğe dönüştürmekle/aslına irca etmekle eşit kılar birbirimizi. Toprağın üstündeki her şey topraktır ve ölüm hayata anlamını verir. Yaşam ölümle anlamlıdır. Ölüm, tüm yapay ayrımların foyasını ortaya çıkarmakla yalanın yalanlığını belirginleştirir. Bu nedenle ölüm düşüncesi bizi çıplak hakikatle yüzyüze bırakır. 

“Molla” akılsa, “derviş” kalptir. Molla, itibar ve rütbeyse, derviş tevazu ve mahviyettir. Mollanın ağır oluşu dünya karşısındaki duruşuyla ilgilidir. Bilgiye yaslanan klas bir duruştur bu. Buna karşın dervişin duruşu kalbin hallerine dayalı kırık bir duruştur. Dünyanın dün ve dun olduğunu hissetmenin verdiği bir kırıklık. Geçicilik duygusunun eğdiği bir başın kırıklığı. / “Allah bize neler vermiş” ifadesi bir istihza cümlesi olarak da Allah’ın yaratışının zenginliğinin vurgulanması olarak da yorumlanabilir. 

Balarısı ile eşekarısı arasındaki farkın işaretlediği, insan eylemlerinin ve çabalarının meyvesi bakımından iki türlü ayrımı gösterir. Bal arısı çabalarının sonucunda son derece lezzetli ve bir o kadar faydalı bal yapar, eşekarısı ise sadece kendini besler ve geriye sadece boş kovanlar bırakır. Bal arılarının balına konar kimileyin. İnsanları ve eylemlerinin sonuçlarını da böyle tasnif etmek mümkün: Bal yapanlar ve boş kovan üretenler… Sonsuzluk balını çiçek çiçek kotaranlar ve boş yere vızıldayıp bir metabolizma olmaktan ve kendi biyolojik varlığını sürdürmekten başka bir şey yapmayanlar. Bal arısı kendisi için yaşamaz, kendinden öte bir diğergamlık içindedir. Eşek arısı için sadece kendisi vardır ve kendinden ötekine yol vermez. Bizden geriye de, tercihlerimize göre, düşünme ve yaşama biçimimize göre ya bal kalır ya da çec. O kadar…

Toprak, sergilediği zenginlik itibarıyla ilahi tecellinin en geniş aynasıdır. Toprak aynası, dört mevsimin tüm aşama ve dönüşümlerinde çok zengin bir şekilde yansımalara mazhardır. İbda ve inşa şeklindeki yaratılış cümle bedenleri muhtelif libaslarla şekillendirir, giydirir. Dışı sürekli halden hale giren bedenin içinde de arzu ve emeller oynaşır. Her nefeste beden yeniden varolur ve nefsimiz/kendiliğimiz böylece oluşur. Kendiliğimizin içinde gel-geç arzu ve heveslerle meşgul olmaklığımız, tecellinin idrakine köreltir bizi. Kendiliğimizin içindeki öteki kendimizi (nefs-i emmare) dizginlemek ve ehlileştirmek icap eder. Öldürmek değil ıslah. “Ölmeden önce ölünüz” sözü, ölüme uygun yaşayınız manasınadır. Ölüm bilinciyle yaşamak, yaşamanın anlamına uygun olandır. 

Ölüm bilinciyle yaşamak gerek büyük evrende gerekse küçük evrende işler durumda olan ‘emr’e uygun yaşamakla olur. Emr kavramı kader ve kaza kavramlarıyla yakın akrabadır. Suyun 100 derecede kaynaması bir emr’in takdirinin kaza olmasından başka bir şey değildir. Koşunca vücudumuzun terlemesi yine aynı şekilde. Sonbaharda dalından düşen bir yaprağın durumu hakeza. Emr, kadere; kader kazaya bakar. “Sen kalemsin ben uc muyum” ifadesi, kader kaleminin yazıcı kısmı ve nesneler dünyasına temas eden bölümü olan insan eylemlerine yönelik bir göndermeyi içinde barındırır. Fakat burada karşısındakini hor gören üçüncü şahsa yönelik olarak, ‘sen kader kalemisin de ben sana tabi olarak yazan bir uç muyum?” sualinin gizlice tevcihi söz konusudur. Yaradan, insanı nasılsa öyle yaratmasıyla, alemi ve kanunları olduğu üzere yaratmasıyla emreder. İnsan, iradesiyle bu emr karşısında bir uç olmayı ya da olmamayı tercih eder. Bir uç olmayı seçerse ilahi muradın şuurlu yazıcısı olur. Aksi taktirde ise kalemi tutan eli düşünmeyen, kendi başına bir anlam taşımayan bir nesneye dönüşür. 

9.-10. Tabiatımız icabı ölsek bile aşık bir yürekle ölürüz. Aşk bizde adeta sönmeyen bir        mecusi ateşi. Hayata, varlığa, gençliğe, sonsuzluğa ölesiye aşk. Yakıp kül eden bir aşk. Fıtrat hamurumuz ebediyet aşkıyla yoğrulmuş. Toprak, kıvam bulmak için aşka muhtaç. Bizi ‘kardaş’ kılan şey işte bu aşka olan ölümcül ihtiyacımız ve toprağın fukaralığıdır. Topraksı yanımızın çoraklığıdır. İçimizin çölü yağmuru (aşkı) çağırır daima. Bu çağırış ve feryatlardır ki bizi aynı çölün içinde aynı yolun yolcuları kılar. Birimizi yolcu, diğerimizi yolcudan alınan haraç (bac) eylemez.savaşmak gibi bir çelişkiyle başbaşa bırakmıştır. Kızıl derili reisi haklıdır: Toprağa tüküren yüzüne tükürür…

 

Okunma Sayısı: 101

Yazarın Diğer Yazıları

Modern Dünyada Aileyi Anlamak (II)

Evimizin ya da apartman dairemizin kapısından adımımızı atar atmaz bir maskeli balonun içine düşmez miyiz?...

Modern Dünyada Aileyi Anlamak (I)

Meşhur Byron, “Şaşırtıcı olan şu ki, ne kadınlarla ne de onlarsız yaşanamaz” demekle, erkek olan...

Seyyah ve Turist

Seyyah, bir gezinmeci değildir. Gezdiği yerlerin koleksiyonunu yapan bir mekan oburu hiç değildir. Arkasına pervaneli...

“Biz” Deyince ne Anlıyoruz?

İnsanın kendini tanımlama girişimi (haddini bilme), temel varoluş gerekçesini oluşturuyor. Tanımlama, ancak kendine kıyas edeceğin,...

“Dindar Nesil” Nasıl Yetişecek?

‘Dindar’ kelimesini duyar duymaz zihni ‘kindar’ çağrışımından öteye zihni erişemeyen, kırmızı görmüş boğa gibi burnundan...