Önce ‘Barış gelecek’ müjdeleyicileri sardı dört bir tarafı. Kesin olarak gelecek dendi barış. Hatta Başbakan, Cumhurbaşkanı öyle övdüler ki gelecek olan barışı, öyle böyle bir barış değil, öylesine gür ve verimli olacakmış ki şaşıracakmış herkes.
Öyle bir gelecekmiş ki; yıllarca beklenen sevgiliye kavuşur gibi, kurak toprakların üzerine yağan yağmur gibi, hesapsız, yalansız, çırılçıplak gelecekmiş.
Öyle bir barış olacakmış ki artık davul zurna ile gönderilen canlar, bayrak bayrak tabutlarla dönmeyeceklermiş… Dağdakilerin cesetleri sergilenmeyecekmiş bültenlerde… Akşam haberlerinin başına korku dolu oturmak eskide kalacakmış… Sabahları gazete okumak çıkacakmış kabus olmaktan… Artık ne dağlarında bomba patlayacakmış yurdumun ne de köylerinde yangın çıkacakmış…
Reklam faslı uzun sürdü. Birkaç adım atıldı. Sonra mı? Hayal kırıklığı. Hüsran.
İlkemiz “Yurtta barış, dünyada barış” idi. Ama barışı bilemeden büyüdük bizler. Gökyüzü yakın, ölüm hep uzaktı bize. Doyasıya sevemeden yetiştik. Ahlak zabıtası kol gezdi etrafta, disiplin yönetmelikleri, masallar, masallar… Utangaç çocuklardık, günah gibi gizliydi buselerimiz.
Çoşkularımız hep en derinlere gömüldü. Dövüştüğümüzde alkışlandık, seviştiğimizde ayıplandık, dışlandık. Yazık ki barış nedir, bilemeden büyüdük. Şimdi savaş çanları çalıyor, neymiş getireceklermiş barışı. Bu savaşlar barış içinmiş…

Herkesin ağzında bir türkü; barış gelsin. Peki gelsin. Barış güvercinlerini uçuralım dört bir yandan. Bir bahar ülkesine dönsün yurdumuz. Dünyada huzur hüküm sürsün, herkes kardeş kardeş yaşasın.
Savaşmayalım. Sevişelim. Ama gerçek diğer taraftan bakıyor bize, gülerek, ağlayarak… Böyle bir dünya, böyle bir barış olmaz. Savaş alınyazısıdır bu dünyanın. Çatışma, kavga… “Var olmak için dövüşmek gerek” öyle düşünüyor insanoğlu. Oysa var olmak için sevmek gerekir. Soruyor yanındakine; “Var mıyım?” Bu düzende sözünü geçirebiliyorsan varsın. Eziyorsan, eziliyorsan, etkiyor, etkilenebiliyorsan varsın. Yarışıyorsan varsın. Bu dünyanın ruhunda savaş var. Ruhunda güç kavgası var.
Barışı kavgada, savaşta bulanlar var bir de. Huzuru kavgada arayanlar var. Çünkü sevmiyorlar, aramıyorlar. Onlar ki sevmiyorlar, soramıyorlar, belayı hayra yoramıyorlar… Sevmeyi bırakın var olmayı bile unutmuşuz birçoğumuz. Biri tanımlasın istiyoruz devamlı. Oysa sevmek tanımla olmaz ki. Sevmenin de varlığın da tanımı yok ki.
Barış maalesef var olamıyor güzel ülkemde. Çünkü barışa düzülen onca övgü boş. Kardeşlik, eşitlik, demokrasi, insan hakları… Boş. Boş söz onlar boş. Doldurulmuş. Doldurulmuş bir dünya, alıkoyuyor bizi barıştan. Dolduruldukça dövüşüyoruz, dövüştükçe dolduruluyoruz.

Sevmeli dostlar, sevmeli. Sevemezsek barış olmaz. Barış diye yaşadığımız derin bir gaflettir. Her barışın ardındaki savaşı, küskün yürekleri, çaresizliği anlamadıkça barış olmaz. Gerçekleri haykırmadıkça barış olmaz.
Barış istiyorsak eğer, sevmeli ve haykırmalıyız gerçeği. Gerçek, yârimiz olmadıkça olmaz, gelmez barış…
Yarimiz olduğunda gelecektir barış.
Belki bir kuşun kanadında… Belki bir zeytin dalında…










