Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Arka Bahçe


30 Mayıs 2020 00:02

Yorum Yapılmamış

Sokağa çıkma yasaklarının her hafta sonu istikrarlı bir şekilde sürdürüldüğü büyükşehirlerde biz “metropol” camiası zaman geçireceğimiz yahut öldüreceğimiz farklı uğraşlar edindik. Kimimiz bin parçalık puzzle yaptı, instagramda paylaştı, ne kadar da zeki (!) bir insan olduğunu gösterdi. Kadınlar hamaratlıklarını konuşturdu, ekşi mayalı ekmekler yaptı, birbirine tarifler verdi, ben hariç (Mutfak maharetlerini küçümsediğimden değil, karbonhidrattan uzak durmaya çalıştığımdan). Erkekler yeni bir oyun konsolu aldı -Çocuklar bu duruma çok sevinmiş olmalı-  ve bir de kulaklık, kulaklık gerçekten elzem. “Hanım konuşsun dursun artık oradan.” Kabul edelim çok azımız kitap okudu, araştırdı, öğrenmeye ve üretmeye çalıştı. Sanıyorum çoğumuz internette film izleyerek zaman geçirdi. Açtı Nettflix’i, başka hayatları seyretti, filmi filme bağladı, gündüzü geceye bağladı. Belki de bağladığımız, üstüne sıkıca düğümler attığımız çözülüp ortaya saçılıvermesinden korktuğumuz duygularımızdı.

Film izlemeyi edilgen hissettiğim bir eylem olarak görmemden ötürü pek sevemiyorum. Bu yüzden ekran karşısına geçip öylece bakmaktansa beğendiğim bölümleri durdurup tekrar tekrar izlemeyi, etkileyici bulduğum bir cümleyi defterime not etmeyi, kendimi bir karakterin yerine koyup “Ben olsam ne yapardım?” diye üzerine düşünmeyi ve hatta bu konuda birkaç satır da karalamayı adet edindim. Elbette bu alışkanlık film izleyerek geçirdiğim süreyi uzatıyor. Ama iki haftada bir film ancak seyredebildiğim düşünülürse çok da büyük bir zaman kaybı değil. Böylece film izleme saatlerinde pasivize olmuş hissetmiyor, senaryonun içine dalabiliyorum. Ve “dalmak” eyleminin nasıl hissettirdiğini bilirsiniz: çivit mavisi bir su şehrinde mercanların dibine, coşkun bir şelalenin toprakla kavuştuğu o buz gibi serinliğe, bazen de sadece bir çift gözün derinliğine…

Geçen haftasonu fikirlerine kıymet verdiğim bir büyüğümün bana önerdiği bir filmin sularına daldım: 303. Yazarlığını, yönetmenliğini, yapımcılığını aynı kişinin üstlendiği, belki de bu yüzden dialogların, duyguların, olayların homojen biçimde harmanlandığı, tek bir sahnesinin bile emanet durmadığı, şu izleyiciyi kıskıvrak yakalayan filmlerden. Hans Weingartner’ın eseri olan film; bir yolculuk sırasında birbirinin persperktiflerinden hayatı yorumlamaya çalışan iki gencin -Jule ve Jan- insanlık, var olma ve beraberlik hakkındaki sohbetlerinin, birbirlerini sorgularken yaşadıkları içsel hesaplaşmalarının doğurduğu keşif (ya da aşk) serüvenini anlatıyor. Her biri adeta bir açık oturum havasında geçen sohbetlerden birinde Jule, Jan’a (belki de hayata) “güvensizliğini” şu sözlerle itiraf ediyor:

“Bizim tecrübelerimiz koruyucu bir kapsül içinde. Ve bu kapsülün içine bir insanın girmesine izin vermek çok fazla ‘güven’ gerektiriyor. Çünkü girmesine izin verdiğimiz kişi bir gün ayrılırsa o zaman yanında bir parçamızı da götürüyor ve ölüyorsun. En azından bir parçan….” Sözlerin derinliğini anlamak için birkaç kez aynı sahneyi izlemek zorunda kaldığımı tahmin edersiniz. Düşüncelerimiz birine güvenmek ile güvenmemek arasında gidip gelirken aynı anda bir parçamızı kaybetmekten korkan tarafımızla savaşıyorsa bu keşmekeşte doğru kararı vermemiz mümkün müdür? Doğumdan ölüme kadar bir dolu insanla iletişime geçtiğimizi varsayalım; beynimizde duyguların düzenlendiği yer olan limbik sistemimiz; bu insanlar yüzünden milyonlarca kere “güven” ve “korku”nun birbirini yere sermeye çalıştığı amansız mücadelelerle sarsılıyor olmalı.

Hayatımız boyunca paylaşımda bulunduğumuz insanlarla yaşadıklarımızdan edindiğimiz (kazandığımız) tecrübeler sokakta, markette, iş yerinde ya da bir arkadaş ortamında tanıştığımız kişilere karşı yaklaşımımızı etkiliyor: Güvensek mi, güvenmesek mi? Bu “yeni” insanı, tanımak için çaba göstermek yerine onu daha önce zaman geçirdiğimiz beşer kalıplarından birine sokuveriyoruz. Bunu dediyse karakteri şunun gibidir, böyle davranıyorsa kesin şöyle biridir, bu hareketi yaptıysa sonra mutlak şunu da yapar. Hal ola ki bu “yeni insan” vaktiyle bize ıstırap vermiş, canımızı yakmış birini andırsın. Limbik sistemimizin görmüş geçirmiş komşusu olan amigdala dirseklerini dayadığı pencere pervazından seslenir: “Sen hala akıllanmadın herhalde, güvenme diyorum, güvenme!” Kulaklarımızda çınlayan bu tok ses, yüreğimizi ağzımıza getirir, daha önce yaşadığımız her ne varsa kare kare akar belleğimizde ve limbik kubbede şimşekler çakmaya başlar: bir an ışırız, sonra yine zifiri karanlık; tam “güven”mek üzereyken “korku” bir yıldırım gibi düşer bilinçaltımıza; nam-ı diğer arka bahçemize. Ardından sicim gibi bir yağmur başlar. Damlalar toprak ile buluştukça “korkularımız” filizlenir: arsız bir sarmaşık gibi önce nazikçe tomurcuklanır, sarıp sarmalar bizi, herkesten sakındığımız gizli bahçemizi sinsice güzelleştirir. Sonra en başta “güven”i, ardından bütün güzel duyguları yakalar ensesinden ve bir bir haklar.

Acı çekmekten, kaybetmekten ürken ve yıllarca emek verdiği bahçesini tüm tehlikelerden korumak isteyen tarafımız “korkularımıza” teslim olur böylece. Her yağmurda sarmaşık topraklarımıza biraz daha yayılır. Ve biz nedense uzunca bir zaman “korku” esaretinin farkına varamayız, hatta bahçemizin şanına hayran oluruz içten içe. Günün sonunda güvenmemeyi seçtiğimiz ve varlığımıza sahip çıktığımız için zatımızı tebrik bile ederiz. Ne de olsa kendi sınırlarımız içinde “güven”de kalmayı başarmışızdır, kimsesiz ve renksiz.

Size “Karşınıza çıkan her yeni insana koşulsuz güvenin.” diyemem. Ama sırf kendinize zarar gelmesinden korktuğunuz için bahçenizi gizlerseniz varlığınız eskisi gibi şanlı olmuyor bir zaman sonra. Sadece “var” oluyorsunuz. Tüm o rengarenk ıtırın;  güvenin, neşenin, şefkatin, minnettarlığın ve hatta hüznün, acının, pişmanlığın katilinin “siz” olduğunu bilmeden yaşatıyorsunuz bahçenizi. Ölmemek için bir parçanızı öldürüyorsunuz. Birinin sizdeki duyguları öldürmesinden korktuğunuz için onun yerine siz elinizi kana buluyorsunuz. Sonrası malum, duygular mefta, siz bitkisel hayatta, bir “korku” ayakta.

Kabul ediyorum, kolay değil “güven”i yeşertmek bahçenizde. Öylesine nadide bir çiçek ki o; bir yel esse üşütür, boynunu büker hemencecik.  Hele “korku”nun şimşekleri çaktı mı ansızın, ilk o ürker, koşar sığınır kucağınıza. Bu yüzdendir “güvendiğimiz” dağlara kar yağınca bin asır güneş de vursa yamaçlarımıza, kolay beri tomurcuğa durmaz çiçeklerimiz.

Peki ne yapmalı? “Güvendiğimiz” niceleri bahçemizi talan etti diye çitleri söküp yerine yüksek duvarlar mı örmeli? Her hayal kırıklığında bir tuğla daha koyarız üstüne, kimseler bulamaz bizi ve incinmeyiz böylece: yaşayakalırız, akmadan, coşmadan, taşmadan ve durulmadan. Yapmayın Allah aşkına! (Yazarken bile kasvetli.) Böyle ömür geçer mi? Hayatınızın efendisi olun klişesini öğütlemeyeceğim burada. Belki de kendimizi efendi, duygularımızı uşak olarak görmemizdir asıl yanılgı. İlla bir rol vermek istiyorsanız benliğinize, hayatınızın efendisi değil bahçıvanı olun bence ve tüm hislerinize ellerinizle can verin.   Toprak sizin olsun; kamelyanıza kimleri misafir edeceğinize, kimi baş köşeye oturtacağınıza, kimi yolcu edeceğinize ve pek tabii bahçenizi nasıl şenlendireceğinize siz karar verin. Sizin coğrafyanızda “güven” iklimi hakim oldukça “korku”lar kırkikindi yağmurları gibidir, birden boşalır, aniden kesilir, tatlı tatlı serinletir. Bu yüzden baktınız “korku” şimşekleri çakmaya başladı zihninizde, kaçmayın hemen, olduğunuz yerde bir çınar gibi köklenin. Gözlerinizle değil hislerinizle izleyin karşınızdakini, gözlemleyin. “Korkunun” önce damla damla azaldığını, sonra buhar olup semaya yükseldiğini göreceksiniz.  Yağmuru seyrederken ve toprağın kokusunu sonuna kadar ciğerlerinize buyur ederken “bu mevsimin bambaşka olacağını” fısıldayın kendinize.

Fakat bir konuda anlaşalım. Size ebedi bir gülistan sözü veremem elbette. Bir gün yeşertse bahçenizi yağmur, gün gelecek fırtınayı getirecek ardından, belki de gözünüz gibi baktığınız çiçeklerinizi yine tarumar edecek. Ama korkmayın işte! Bir yanınız yara alsa bir yanınız ayakta kalacak. Ve siz o toprağa “güven” tohumları serpmekten vazgeçmedikçe bahçeniz yeniden ve yeniden baharı görecek. Jule de cümlelerini şöyle bitirmişti aslında: “Tehlikeli bir şey, aynı zaman da güzel de.”

Okunma Sayısı: 483
Kategori: Tuğba ZENGİN

Yazarın Diğer Yazıları

Neredesin Ey Ruh?

Beden ve ruh… Siz birbirinizin nesisiniz kuzum? Birbirine kenetli sanki–sımsıkı- ve her an birbirinden vazgeçebilecek...

Hazır mısınız?

“Hayal” ve “hazır” sözcükleri arasında tesadüfi olmayan bir bağ olduğunu düşünüyorum. Hayat gerçekten hazır olduğumuzda...