Silifke’yi Silifke Yapan Nedir?Bazı şehirler vardır; onları bir fotoğraf karesine sığdıramazsınız.
Bir kale gösterirsiniz, eksik kalır. Bir nehir söylersiniz, yetmez. Bir yemek, bir türkü, bir tarihî eser, bir sahil, bir pazar yeri… Hiçbiri tek başına o şehri anlatmaya yetmez.
Silifke de böyledir.
Silifke’yi Silifke yapan şey, yalnızca Göksu’nun kıyısında kurulmuş olması değildir. Yalnızca Toroslar’ın eteklerinde yükselmesi, Akdeniz’e açılması, binlerce yıllık bir geçmiş taşıması da değildir. Silifke’nin asıl zenginliği, dağ ile denizi, tarih ile gündelik hayatı, toprağı ile insanı aynı hikâyede buluşturabilmesidir.
Belki de Silifke’yi anlamanın en doğru yolu Göksu’dan geçer.
Çünkü Göksu, bu kentin yalnızca içinden geçen bir nehir değildir; adeta Silifke’nin karakterini biçimlendiren doğal bir omurgadır. Nehir, Toroslar’dan aldığı suyu ovaya indirir, bereketi taşır ve Akdeniz’e ulaşır. Silifke Ovası’nın oluşumunda belirleyici olan bu coğrafya, kentin tarımsal kimliğinin de temelini oluşturur.
Nehir burada sadece su değildir.
Hayattır.
Üründür.
Hafızadır.
Şehirdir.
Ve belki de en önemlisi, Silifke insanının tabiatla kurduğu ilişkinin adıdır.
Tarihin İçinde Yaşayan Şehir
Silifke’nin tarihi, turistik broşürlere sığmayacak kadar derindir.
Bugünkü kentin kökleri Seleukia’ya kadar uzanır. Büyük İskender’in ardından bölgeye hâkim olan Selefkos Nikator’un, kıyıdaki Holmi yerleşiminin halkını bugünkü Silifke’nin bulunduğu bölgeye taşıyarak Seleukia kentini kurduğu kabul edilir. Kent daha sonra Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin izlerini taşıyarak bugüne ulaşmıştır.
Bugün Silifke’de yürürken aslında yalnızca bir ilçenin sokaklarında yürümezsiniz.
Bir medeniyetler koridorunda yürürsünüz.
Göksu üzerindeki Roma döneminden kalan Taşköprü, kentin tarihî sürekliliğinin en güçlü simgelerinden biridir. Roma döneminin izleri, Silifke Kalesi, Meryemlik ve çevredeki antik kalıntılar, geçmişin burada yalnızca müzelerde sergilenen bir nesne olmadığını gösterir. Geçmiş, kentin bugünkü dokusunun hâlâ içindedir.
İşte Silifke’nin önemli farklarından biri budur:
Tarih burada uzakta değildir.
Sokağın başındadır.
Köprünün üzerindedir.
Kaleye bakarken karşınızdadır.
Göksu’nun kıyısında, bugünün insanıyla yan yana yaşamaktadır.
Bir Şehri Marka Yapan Sadece Ürün Değildir
Silifke denildiğinde Türkiye’nin zihninde ilk beliren kelimelerden biri kuşkusuz “yoğurt”tur.
Fakat Silifke yoğurdunun hikâyesi yalnızca bir gıda hikâyesi değildir.
2022 yılında coğrafi işaretle tescillenen Silifke Yoğurdu; esas olarak keçi sütüyle hazırlanan, geleneksel olarak toprak kaplarda veya yörede kullanılan çingillerde mayalanan bir ürün olarak tanımlanıyor.
Burada önemli olan yalnızca yoğurdun kendisi değildir.
Önemli olan, bir ürünün bir şehrin kimliğine dönüşebilmiş olmasıdır.
Türkiye’de pek çok yerin kendine özgü ürünü vardır.
Ama her ürün bir şehir adıyla bu kadar güçlü biçimde bütünleşmez.
“Silifke” dendiğinde yoğurdun hatırlanması, aslında yüzyıllar içinde oluşmuş bir üretim kültürünün, mutfak hafızasının ve yerel yaşam biçiminin sonucudur.
Aynı durum Silifke’nin tarımsal ürünleri için de geçerlidir.
Toprak, su ve Akdeniz ikliminin bir araya geldiği bu coğrafya, kentin ekonomik hayatında tarımın güçlü bir yer edinmesini sağlamıştır.
Dolayısıyla Silifke’nin mutfağına baktığınızda aslında yalnızca yemek görmezsiniz.
Coğrafyanın sofraya dönüşmüş hâlini görürsünüz.
Göksu Deltası: Silifke’nin Vicdanı
Fakat Silifke’yi yalnızca insanın kurduğu kültür üzerinden okumak da eksik olur.
Çünkü bu kentin hemen yanında, Türkiye’nin en değerli doğal alanlarından biri uzanıyor:
Göksu Deltası.
Göksu’nun Akdeniz’e ulaştığı delta, uluslararası öneme sahip bir sulak alan. Alan 1990’da Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan edildi; 1994’te Ramsar statüsü kazandı. Çok sayıda kuş türünün yanı sıra caretta caretta ve yeşil deniz kaplumbağaları için de önemli yaşam ve üreme alanları barındırıyor.
Bu nedenle Göksu Deltası’nı yalnızca “gezilecek güzel bir yer” olarak görmek, Silifke’nin gerçek değerini küçültmek olur.
Çünkü delta bize çok daha büyük bir şey söylüyor:
Bir şehrin zenginliği, yalnızca üzerinde kurduğu yapılarla ölçülmez; korumayı başardığı doğal hayatla da ölçülür.
Silifke’nin geleceği ile Göksu Deltası’nın geleceği birbirinden ayrı değildir.
Birinin kaybı, diğerinin de eksilmesidir.
Silifke’nin En Büyük Markası: İnsanı
Peki bütün bunların arasında Silifke’yi gerçekten Silifke yapan nedir?
Benim cevabım şu:
İnsanı.
Çünkü coğrafya her yerde kendiliğinden kültür üretmez.
Bir nehir, insanın hafızasına girmediği sürece yalnızca nehirdir.
Bir toprak, insanın emeğiyle buluşmadığı sürece yalnızca topraktır.
Bir yemek, kuşaktan kuşağa aktarılmadığı sürece yalnızca yemektir.
Bir türkü, insanlar onu söylemeyi sürdürmediği sürece yalnızca eski bir sestir.
Silifke’de ise bütün bunlar birbirine bağlanmıştır.
“Silifke’nin Yoğurdu” yalnızca bir yemek değildir; aynı zamanda bir halk oyununun adıdır. Silifke’nin müzik ve folklor geleneği, kentin kültürel kimliğinin ülke sınırlarının ötesine taşınmasında önemli bir rol oynamıştır. Kentte Uluslararası Silifke Müzik ve Folklor Festivali’nin düzenlenmesi de bu mirasın canlı tutulduğunu gösteriyor.
Yani Silifke’de kültür, vitrinde duran bir eşya değildir.
Oynanır.
Söylenir.
Pişirilir.
Üretilir.
Anlatılır.
Yaşatılır.
Asıl mesele de budur.
Silifke’nin Geleceği, Geçmişi Kadar Önemli
Bugün Silifke’nin önünde büyük bir fırsat var.
Çünkü şehir; tarih, doğa, tarım, gastronomi, deniz, folklor ve kültür gibi birbirinden farklı görünen değerleri aynı coğrafyada buluşturuyor.
Ancak tam da bu nedenle Silifke’yi geleceğe taşımak, “daha fazla bina, daha fazla tesis, daha fazla ziyaretçi” anlayışından ibaret olmamalı.
Asıl mesele, Silifke’nin kendine özgü karakterini büyürken kaybetmemesi.
Bir kenti değerli yapan şey, her yere benzeyebilmesi değildir.
Tam tersine, başka hiçbir yere tam olarak benzememesidir.
Silifke’nin de Türkiye’ye söyleyebileceği en güçlü söz burada yatıyor.
“Benim Göksu’m var.”
“Benim yoğurdum var.”
“Benim türküm var.”
“Benim tarihimin binlerce yıllık bir hafızası var.”
“Benim deltada korumam gereken bir hayat var.”
“Benim toprağım, denizim, Toroslarım ve insanım var.”
Bunların her biri ayrı ayrı değerlidir.
Ama Silifke’yi Silifke yapan, işte bütün bu parçaların aynı hikâyede buluşmasıdır.
Belki de bugün Silifke’ye yeniden bakmanın tam zamanıdır.
Çünkü bazı şehirler sadece yaşanmaz.
Bazı şehirler, insanına kim olduğunu hatırlatır.
Silifke de onlardan biridir.
Göksu akar.
Toroslar bekler.
Akdeniz ufukta uzanır.
Tarih susmadan konuşur.
Toprak üretmeye devam eder.
Ve Silifke, bütün bu seslerin arasında kendi türküsünü söylemeyi sürdürür.
Silifke’yi Silifke yapan da tam olarak budur:
Kendisini oluşturan bütün değerleri, bir şehir ruhuna dönüştürebilmiş olması.
Mehmet GÖKSELLİ
Editör-Yazar-Yayın Kurulu Üyesi-Denetmen














