Yaşlı adam, tavan arasındaki eski ahşap sandığı açtı. İçinden yıllar önce kaybettiğini sandığı çocukluk saati çıktı.
Saat paslanmış, durmuştu. Tam çöpe atacakken durdu. Onu bir kuyumcuya götürdü. Usta saati dikkatle inceledi, içini temizledi, yeni bir zemberek taktı. Dışındaki, yaşanmışlık kokan eski pası ise tamamen silmedi; parlatıp olduğu gibi bıraktı.
Saat yeniden çalıştı.
Şimdi o eski saat, en yeni akıllı saatlerden daha kıymetliydi. Çünkü yalnızca zamanı göstermiyor, hatıraları da gösteriyordu.
Eskiden yaş almış insanların eski eşyalarını atmamalarını yadırgardım. “Bunun ne işi var hâlâ burada?” diye düşünürdüm. Meğer onlar eşyalara değil, hatıralarına sahip çıkıyorlarmış.
Demek ki mesele eşyaya nasıl baktığımızda.
Hayatta çoğu zaman yeninin cazibesine kapılıyoruz. Yeni eşya, yeni fikir, yeni kıyafet, yeni teknoloji… Hepsi bize değişimi, konforu ve farklılığı vaat ediyor.
Elbette yeniye açık olmalıyız.
Yeni fikirlerden korkmamalı, değişime direnmemeli, dünyadaki gelişmeleri takip etmeliyiz. Ancak yeni olanı benimserken eski olanın değerini de yok saymamalıyız.
Çünkü eski, her zaman eskimiş demek değildir.
Bazen 25 yıllık bir eşyayı dönüştürüp yeniden kullanmak, yepyeni bir eşya almaktan daha anlamlıdır. Çünkü o eşyanın üzerinde yalnızca yılların izi değil, yaşanmışlıkların da izi vardır.
Yeni kıyafetler hepimizin hoşuna gider. Ama yıllardır sakladığımız, belki artık çok az giydiğimiz bir kıyafetin de kendine özgü bir hikâyesi vardır. Onu değerli yapan kumaşı değil, taşıdığı hatıradır.
Aynı durum fikirler için de geçerlidir.
Özellikle sivil toplum kuruluşlarında yönetim kurulları oluşturulurken deneyimli isimlerle genç ve vizyonu açık insanların bir araya getirilmesinin önemli bir nedeni vardır.
Tecrübe ile yenilik bir araya geldiğinde sinerji ortaya çıkar.
Tecrübeli olan geçmişte hangi yolların denendiğini bilir. Genç olan ise yeni yolların nerede açılabileceğini görür. Biri geçmişin hatalarından ders çıkarır, diğeri geleceğin fırsatlarını fark eder.
Asıl güç, bu iki bakış açısını karşı karşıya getirmek değil, yan yana getirmektir.
Dünya değişiyor.
Teknoloji değişiyor, alışkanlıklarımız değişiyor, şehirler değişiyor, insanlar değişiyor. Fakat değişim, geçmişi tamamen silmek anlamına gelmemeli.
Geçenlerde yaklaşık 20 yıllık plakçalarıma plak almak istedim. Fiyatı yeni bir plaktan daha pahalıydı.
Neden?
Çünkü onda yalnızca müzik yoktu.
Özlem vardı.
Hatıra vardı.
Geçmiş vardı.
Ve belki de en önemlisi, geçmişten geleceğe uzanan bir bakış vardı.
Eldekini korumak gerekir.
Çünkü eski olan bazen geleceğe hazırlanmanın güvencesidir. Bugün gereksiz gördüğümüz bir eşyanın, bir bilginin veya bir tecrübenin yarın ne zaman lazım olacağını bilemeyiz.
Eski eşyaları basit işlerde kullanmak, yeni eşyaların yıpranmasını da önler. Eskiyi bilmek, yeninin değerini anlamamızı sağlar.
Çünkü yeni olanın sunduğu konfor veya değişim, çoğu zaman eski olanın zorlukları ve yokluğu yaşandığında anlam kazanır.
Hayatta değişimleri de yalnızca görünen sonuçlara bakarak değerlendirmemek gerekir.
Örneğin 60 kilodan 55 kiloya düşen bir insan, “Ne güzel, kilo verdim” diyerek sevinebilir. Oysa bu değişimin arkasında başka bir sorun varsa, görünen sonuç bizi yanıltabilir.
Demek ki her değişim iyi değildir.
Her eski kötü değildir.
Her yeni de iyi değildir.
Önemli olan neye, nereden ve nasıl baktığımızdır.
Eskinin tamamını çöpe atmak ne kadar yanlışsa, yeninin önünü kapatmak da o kadar yanlıştır.
Belki de hayatın en doğru formülü şudur:Eskinin tecrübesi, yeninin cesaretiyle buluşmalıdır.
Çünkü geçmiş olmadan gelecek kurulamaz.
Ve bazı eski şeyler vardır ki, yenilenmeye değil; sadece yeniden değer görmeye ihtiyaç duyar.















