Sabır, bir toplumun medeniyet ölçüsüdür. Hoşgörü ise insanlığın en büyük erdemlerinden biridir. Ne var ki direksiyon başına geçtiğimiz anda bu iki kavramı sanki evde bırakıyor, trafikte bambaşka bir kimliğe bürünüyoruz. Korna seslerinin birbirine karıştığı, sinirlerin gerildiği, insanların birbirine düşman kesildiği yollar artık yalnızca ulaşım alanı değil; öfkenin, tahammülsüzlüğün ve bencilliğin sergilendiği bir sahneye dönüşmüş durumda.
Oysa trafik yalnızca araçların hareket ettiği bir alan değildir. Trafik, insan hayatının geçtiği yerdir. Her direksiyonun başında bir can, her yaya geçidinde bir umut, her araçta bir aile vardır. Buna rağmen bazı sürücüler yolları kendi mülkü sanmakta, kuralları ise kendileri için değil başkaları için yazılmış tavsiyeler gibi görmektedir.
En büyük sorunlarımızın başında hız geliyor. Bitmek bilmeyen bir yetişme telaşı, anlamsız bir acelecilik ve tehlikeli bir özgüven… Birkaç dakika erken varmak uğruna gaz pedalına yüklenenler, aslında yalnızca kendi hayatlarını değil, masum insanların yaşamlarını da riske atmaktadır. Hız yapan sürücü, yalnızca kuralları ihlal etmez; aynı zamanda toplumun ortak güvenliğine karşı da sorumsuzca hareket eder.
Bir gerçeği artık açıkça söylemek gerekiyor: Trafikte hız yapmak marifet değildir. Hız yapmak cesaret değildir. Hız yapmak ustalık hiç değildir. Hız yapmak, çoğu zaman düşüncesizliktir. Çünkü fizik kuralları egoyu tanımaz. Fren mesafesi kibirden etkilenmez. Kaza anında ne aracın markası ne sürücünün unvanı ne de ekonomik gücü önem taşır. Demir yığını ile insan bedeni arasındaki mücadelede kazanan olmaz.
Trafikte bir başka büyük eksiklik ise sabırdır. Kırmızı ışıkta birkaç saniye beklemeye tahammül edemeyenler, önündeki araca birkaç metre yaklaşmak için tehlikeli manevralar yapanlar, yol verme kültürünü zayıflık olarak görenler aslında kendi karakterlerinin aynasını yollara yansıtmaktadır. Çünkü insanın gerçek terbiyesi, işler yolunda giderken değil; beklemek zorunda kaldığında ortaya çıkar.
Bir kavşakta yol vermek kaybettirmez. Bir yayaya öncelik tanımak vakit çalmaz. Bir ambulansa yol açmak küçültmez. Tam tersine, bunlar insanı büyüten davranışlardır. Trafikte hoşgörü göstermek yalnızca kurallara değil, insanlığa da saygı göstermektir.
Ne yazık ki her gün haberlerde aynı manzaraları görüyoruz. Aşırı hız nedeniyle parçalanan hayatlar, dikkatsizlik yüzünden sönen umutlar, bir anlık öfke sonucu yaşanan geri dönüşü olmayan acılar… Her kazanın arkasında çoğu zaman aynı cümle yatıyor: “Keşke biraz daha dikkatli olsaydım.”
Ancak “keşke” kelimesi, kaybedilen canları geri getirmiyor. Bir annenin gözyaşını dindirmiyor. Bir çocuğun babasını geri vermiyor. Bir ailenin dağılan hayatını onarmıyor.
Bu nedenle trafikte kurallara uymak bir tercih değil, bir zorunluluktur. Emniyet kemeri takmak, hız sınırlarına riayet etmek, takip mesafesini korumak, telefonla ilgilenmemek ve trafik işaretlerine uymak; bunların hiçbiri sürücünün keyfine bırakılacak davranışlar değildir. Bunlar yaşamın sigortasıdır.
Toplum olarak artık şu yanlış anlayışı terk etmeliyiz: “Bana bir şey olmaz.” İşte kazaların büyük bölümü tam da bu cümlenin gölgesinde meydana geliyor. Çünkü trafik, ihmali affetmeyen bir alandır. Bir saniyelik dikkatsizlik bazen bir ömrün bedeline dönüşebilir.
Yollarda daha fazla sabra, daha fazla anlayışa ve daha fazla vicdana ihtiyacımız var. Korna yerine nezaketin, öfke yerine hoşgörünün, hız yerine güvenliğin hakim olduğu bir trafik kültürü oluşturmak zorundayız. Çünkü trafik yalnızca kurallarla değil, ahlakla da yönetilir.
Unutmayalım:
Gaz pedalına basmak kolaydır; önemli olan vicdanın frenine basabilmektir.
Yol vermek kayıp değildir; medeniyettir.
Kurallara uymak zorunluluk değildir; insan hayatına duyulan saygının en somut göstergesidir.
Ve hiçbir yere, bir insanın hayatından daha acil ulaşamayız.
Mehmet GÖKSELLİ
Yardımcı Editör-Yazar-Denetmen















